Author Archives: nursacsargon

Beni Güzel Bir Yerlere Götür ⎜Take Me Somewhere Nice

 

 

 

 

Please scroll down for English

Beni Güzel Bir Yerlere Götür
Hale Tenger – Šejla Kamerić
20 – 30/12/2019
Açılış: 20/12/2019, 17:30

Kültür için Alan tarafından desteklenen Monitor, 2019’un son sergisinde Hale Tenger ve Šejla Kamerić’i ağırlıyor. Geride kalan sessizlik ve sekteye uğratılan günlük yaşamın akışı üzerinden toplumsal travmaların konu edildiği “Beni Güzel Bir Yerlere Götür” başlığını taşıyan sergi, 20 Aralık’ta Hale Tenger ve Özlem Altunok söyleşisiyle Kardıçalı Han’da ziyarete açılacak.

“Güneşin bir resmini yap bana –
Ki odama asabileyim –
Ve inanabileyim ısınacağıma
Diğerleri ‘Gün’ dediği zaman!”*

Hale Tenger’in “Beyrut” isimli çalışmasında, bir zamanların göz kamaştırıcı St. Georges Hotel’inin pencerelerini görürüz. Lübnan iç savaşı sırasında hasara uğrayan otel uzun yıllar renove edilmeyi beklemiş ve 2005 yılında Refik Hariri’ye karşı düzenlenen bombalı suikast sonucu yeniden zarar görmüştür. Etrafında çekim yapmanın yasak olduğu otelin zarar görmemiş cephesi, başka bir otel odası penceresinden sanatçı tarafından gizlice kayıt altına alınır. Benzer kaderi paylaşan coğrafyalardan bir bakış sunan çalışmada, gündüz ve gecenin, umudun ve kaygının birbirine dönüşümünü izleriz. Pencere boşluklarından rüzgârın kuvvetiyle dışarıya doğru uçuşan beyaz perdelerin hareketine, sanatçının uzun yıllar birlikte çalıştığı Serdar Ateşer’in özgün müziği eşlik eder. Gün geceye döndüğünde rüzgarın şiddeti artar ve 2005 yılında olaydan kısa süre sonra kaydedilen videonun bu bölümüne 2006’da gerçekleşen ve 34 gün süren savaş sırasındaki bir İsrail saldırısının bombalama sesleri eklemlenir. Geride kalan yalnızca hasar görmüş ve terk edilmiş binanın ayakta kalan kısmı değil, aynı zamanda tüm katliam ve zorbalıklara rağmen toplumların ayakta kalmaya çalışan, umut eden ve direnen yanlarıdır.

Šejla Kamerić, 2011 yılında ürettiği “Kırmızısız 1395 Gün” isimli çalışmasını, 1992’den 1996’ya dek süren Saraybosna kuşatmasının toplum psikolojisi üzerindeki etkisinden yola çıkarak hazırlar. Çalışmada, kuşatma zamanlarında, Saraybosna’yı saran tepelere yerleşen keskin nişancılardan dolayı “Keskin Nişancı Sokağı” adını alan bölgede yürümeye çalışan kişiler görürüz. Bu kişiler dikkat çekmeyen renklerde giyinip hedef olmaktan korunmaya ve günlük yaşamlarını sürdürmeye çalışan halktan başkası değildir. Eugenio Borgna, “Bekleyiş ve Umut” isimli kitabında, kaygılandığımız zaman yaşamımızın girdiği çıkmazlardan söz eder. Aynı kitabında ise umudun geldiği yeri algılamamız için Maria Zambrano’nun Resim Yerleri kitabından yararlanır ve onun köprü bir yol olduğundan ve yokluğu halinde insanı uçuruma sürükleyeceğinden bahseder**. Umut, geçilemez yerleri, geçilebilir kılar. Kamerić’in çalışmasında, bu görevi müzik üstlenir. Filmde, kameranın takip ettiği kadın Çaykovski’nin 6. Senfonisi Pathétique’ten aldığı güçle yoluna devam eder.

Olaylar geçmişte kalır, kayıplar yaşanır, içinde bulunduğumuz zamanda günler geçmeye devam eder, fakat yaşanılanların anısından kurtulmak dünya, güneş etrafında defalarca dönmesine rağmen mümkün olmaz. Gökyüzünde izler bırakıp geçenin, gösterinin bir parçası olmadığı o günün ardından iyileşmesi nesiller boyu mümkün olmayacak ruhsal travmalar ortaya çıkar. Buna rağmen, Karl Raimund Popper’a göre “tüm canlılar daha iyi bir dünya arayışındadırlar”*** ve tüm değişimler bu arayış sayesinde gerçekleşir.

Birlikte yaşanılan tüm toplumsal travmalar ardından belirmesi beklenen dingin bir gökyüzü düşü “Beni Güzel Bir Yerlere Götür”, 30 Aralık’a dek Kardıçalı Han’da ziyarete açık olacak.

Take Me Somewhere Nice
Hale Tenger – Šejla Kamerić
20 – 30/12/2019
Opening: 20/12/2019, 05:30 pm

Monitor, supported by Spaces of Culture, hosts Hale Tenger and Šejla Kamerić in the last exhibition of 2019. The exhibition, “Take Me Somewhere Nice” discusses social traumas through the silence left behind and the interrupted flow of daily life. The exhibition starts with the talk with Hale Tenger and Özlem Altunok at 17:30 on December 20th at Kardıçalı Han, İzmir.

Make me a picture of the sun-
So I can hang it in my room-
And make believe I’m getting warm When others call it “Day”!*

In Hale Tenger’s work “Beirut”, we watch the windows of the once glamorous St. Georges Hotel. The hotel that was damaged during the Lebanese civil war, has waited for renovation for long years and was damaged again as a result of the bomb attack against Refik Hariri in 2005. While it is forbidden to shoot around the hotel, the undamaged front of the hotel was clandestinely shot by the artist from the window of another hotel room. In Tenger’s work that presents a glance from geographies that share a similar faith, we watch the night and day, and the hope and fear turning into each other. The movement of white curtains flying out with the force of the wind is accompanied by the music of Serdar Ateşer, with whom Tenger has been working for many years. When the day turns into the night, the wind blows even stronger and sounds of an Israeli bomb attack during the 34- day long war in 2006 is added to this part of the video, which was recorded in 2005, shortly after the incident. What is left behind is not only the remnants of the damaged and abandoned building, but also the surviving, hopeful and resisting aspects of societies in face of all massacres and despotism.

Šejla Kamerić prepares her 2011 dated work “1395 Days without Red” with a reference to the impact of siege of Sarajevo from 1992 to 1996 on social psychology. In this work, we see people trying to walk during the siege times in the region called as “Sniper Alley” after the snipers placed on hills surrounding Sarajevo. Those people are exactly the local people who try to avoid being a target by wearing unobtrusive clothes and try to lead their daily lives. In his book “L’attesa e la Speranza” Eugenio Borgna writes about the dead-ends in our lives caused by anxiety. In the same book, Borgna makes use of Maria Zambrano’s book to get the reader comprehend where the hope arises from. Accordingly, hope is a bridge-road and its absence can drag one down the cliff.** Unpassable places become passable with hope. In Kamerić’s work, this task is assigned to the music. In the film, the woman followed by the camera moves on with the power she drives from Tchaikovsky’s Symphony No.6.
Bad events have remained in the past, people had losses, days have gone by and still do at the present moment; although the world has rotated around the sun many times, it has not been possible to get rid of the memories of what has been lived through. What has left traces in the sky has not been a part of the show; after that day, psychological traumas emerged with no possibility of rehabilitation for many generations to come. Nevertheless, “all living beings are in search for a better world”*** according to Karl Raimund Popper, and all changes occur due to this search.

“Take Me Somewhere Nice”, the dream of a tranquil sky expected to appear after all social traumas lived through together, will be open until December 30th at Kardıçalı Han.

*Emily Dickinson, Bir Başka Gökyüzü – Seçme Şiirler, Çev. Nurbanu İnan, Kopernik, Şiir:188, Sf. 129
**Eugenio Borgna, Bekleyiş ve Umut, Çev. Meryem Mine Çilingiroğlu, YKY, Cogito, Sf. 263
***Karl Raimund Popper, Daha İyi Bir Dünya Arayışı, Çev. İlknur Aka, YKY, Cogito, Sf. 7

*Emily Dickinson, There is Another Sky
** Eugenio Borgna, L’attesa e la Speranza
*** Karl Raimund Popper, In Search of a Better World

 

Karanlığı Taramak ⎜A Scanner Darkly

 

 

Please scroll down for English

Karanlığı Taramak
Aslı Çavuşoğlu – Noor Afshan Mirza ve Brad Butler
Büyük Kardıçalı Han, No: 225
30/11 – 14/12/2019
Açılış: 30/11/2019, 18:00

Kültür için Alan tarafından desteklenen Monitor, 30 Kasım – 14 Aralık tarihleri arasında Kardiçalı Han’da gerçekleştireceği “Karanlığı Taramak” isimli sergisinde Aslı Çavuşoğlu ve Noor Afshan Mirza ile Brad Butler ikilisinin çalışmalarını bir araya getiriyor.

“Hiçin, bitmemişliğin, cinayetin kusurunun izini bulmak için dünyanın gerçekliğini ortadan kaldırmak gerekir. Gizin pırıltısını bulmak için gerçekliğin ve dilin kütlesini yok etmek gerekir. Dilin sözcüklerini tek tek yok etmek, aynıyı aynıdan koparıp almak gerekir. Hiçin sürekliliğini sağlamak için, her gerçeklik parçasının ardında bir şeylerin kaybolması gerekir – yine de yok etme eğilimine boyun eğmeden gerçekleşmelidir bu; çünkü kaybolmanın canlılığını koruması, cinayetin izinin canlılığının koruması gerekir.”*

Aslı Çavuşoğlu, 2012 yılında Frieze Sanat Fuarı kapsamında ürettiği “Üç Perdelik Cinayet” çalışmasında, fuar alanını suç mahalli ve suç mahallindeki sanat eserlerinin incelenerek cinayetin aydınlatılmaya çalışıldığı adli laboratuvara dönüştürür. Bu çalışmada, geleneksel yöntemlerle aydınlatılmaya çalışılan cinayet, performansa, sanat eserleri ise kanıta dönüşmüştür. Fakat, aydınlatılması gereken durum, gerçeğin çözümlenmesinden geçmemektedir. Beton içine gömülen beden parçaları gibi, gizlenen, fiziksel olarak bulunduğunda ortaya çıkmaz. Olay örgüsünü kurmak ve cinayet sebebini kavramak için bakılması gereken yer olay mahallinde bulunmaz. Koleksiyonun ne anlama geldiği anlaşıldığında tüm sorular yanıtlarını bulur.

Cinayet er ya da geç aydınlatılır. Kusursuz cinayet yoktur. Her cinayet arkasında delil veya deliller bırakır. Çözülemeyen cinayetlerin arkasında ise farklı güçler, üzerinden yıllar geçse de bunun takibinde olanlar vardır. Bir sanat eseri bazen cinayete karışanlar için tehdit oluşturur. Böyle bir durumda sanatçı, karanlık metaforunu üretim metoduna dönüştürür. Karanlık, bize ilk çağrışım yaptığı şekliyle korku ve güvensizliği hissettirir. Kötü olayların vuku bulması karanlıkta daha olasıdır. Gördükleri, insanı yanıltır; fakat var olan durum, ışık açıldığında ortadan kalkmış olmaz. Buna karşılık, gizlenme ve güvende kalma durumları ön plandayken karanlık tercih edilendir. Korku veren, sığınağa dönüşür. Mirza ve Butler çiftinin 2012 yılında ürettiği çalışması “Hold Your Ground”, “nasıl akıllıca protesto edilir?” sorusundan yola çıkarak şekillenir. “Hold Your Ground”, yasaklı sözcüklerin arttığı, düşünce özgürlüğünden eser kalmayan yerlerde yaşamlarını sürdürenlere eleştirmek için alternatif bir yol önerir. Aynı varış noktasına, dolaylı bir güzergâh izleyip anayoldan sapıp zig zaglar çizerek ulaşmak, sesin kesilmemesi için tek kaçış yolu olabilir mi?

Noor Afshan Mirza’nın katılımıyla 30 Kasım’da Kardiçalı Han’da açılacak “Karanlığı Taramak”, 14 Aralık’a dek ziyaret edilebilecek.

*Jean Baudrillard, Kusursuz Cinayet, Çev. Necmettin Sevil, Ayrıntı Yay., İstanbul, sf. 16

—-

A Scanner Darkly
Aslı Çavuşoğlu – Noor Afshan Mirza & Brad Butler 30/11 – Büyük Kardıçalı Han, No: 225
30/11 – 14/12/2019
Opening: 30/11/2019, 06:00 pm
Monitor, supported by Spaces of Culture, gathers the works of Aslı Çavuşoğlu and Noor Afshan Mirza and Brad Butler couple in the exhibition entitled “A Scanner Darkly”. The exhibition can be visited at Kardiçalı Han (Inn) from 30 November to 14 December.
“To recover the trace of the nothing, of the incompleteness, the imperfection of the crime, we have, then, to take something away from the reality of the world. To recover the constellation of the mystery [secret], we have to take something away from the accumulation of reality and language. We have to take words from language one by one, take things from reality one by one, wrest the same away from the same. Behind every fragment of reality, something has to have disappeared in order to ensure the continuity of the nothing — without, however, yielding to the temptation of annihilation, for disappearance has to remain a living disappearance, and the trace of the crime a living trace.”**
In her work “Murder in Three Acts”, that she produced in the scope of Frieze Arts Fair, Aslı Çavuşoğlu turns the fairground into a crime scene and a forensic laboratory where pieces of art in the crime scene are examined for the sake of solving the murder. In this work, the murder, which is tried to be solved by conventional methods, turns into performance, and the pieces of art into evidence. However, the solution does not rely on analyzing the reality. Like the body pieces embedded in the cement, what is hidden cannot be revealed when it is physically found. The crime scene is not the place to examine in order to constitute the plotline and comprehend the reason of the murder. All questions are answered when the meaning of the collection is realized.

The murder is solved sooner or later. There is no perfect murder. Any murder leaves behind en evidence or evidences. There are other powers behind unsolved murders and others to follow the case even when years pass. A piece of art sometimes constitutes a threat against those involved in the murder. In such a case the artist turns the metaphor of darkness into a method of production. What we would initially associate with murder would be the feeling of fear and insecurity. Bad incidents are more probable to happen in darkness. What one sees can be misleading; but the existing situation does not disappear when the light is on. On the other hand, darkness can be preferred if hiding and remaining safe is the priority. What spreads fear turns into a shelter. “Hold Your Ground”, produced jointly by Mirza and Butler in 2012, is shaped basing on the question, “how can a smart protest be possible?”. “Hold Your Ground” offers an alternative way of criticism for those who live in places where forbidden words have increased and there is no trace of freedom of thought. Can it be the only escapeway to follow an indirect route, depart from the main road and zigzag to reach the same destination in order not to silence down?
“A Scanner Darkly” opens at Kardiçalı Han on November 30th with the participation of Noor Afshan Mirza, and will close with the talk with Aslı Çavuşoğlu and Mustafa Ergül on December 14th.

**Jean Baudrillard, The Perfect Crime, Translated by Chris Turner, Verso, London, New York, p. 7

 

The Sound of No-One Listening

Please scroll down for English

 

Corridor PS – Monitor

The Sound of No-One Listening

Corridor Project Space, In Your Own Backyard serisinin dördüncüsünde Monitor ile işbirliği yapıyor. Ozan Atalan, Kerem Ozan Bayraktar, Sara Bjarland, Ali İbrahim Öcal ve Kato Six’in çalışmalarının bir araya getirildiği “The Sound of No-One Listening” başlığını taşıyan sergi, 26 Ekim – 9 Kasım tarihleri arasında Corridor Project Space’de ziyaret edilebilecek. 

“Nedir bu insan? Ruh üzerinden yeryüzüne yayılan bir yığın hastalık: avlanmak isterler orada. 

Nedir bu insan? Bir aradayken nadiren barış içinde yaşayan yabani yılanlardan oluşan bir yumak – kendi başlarına giderler uzaklara ve av ararlar yeryüzünde.”

Var olduğu farklı yüzyıllar boyunca insan, değişen arzularıyla yeniden şekillendirdiği dünyasının fonunda,  tüm canlıları birer objeye dönüştürdü. Tarım, sanayi ve bilgi toplumlarının birbirine geçiş sürecinde ve sonrasında insanın istekleriyle birlikte yetileri de değişime uğradı. Yetilerinin bazılarını kaybederken yerine yeni beceriler kazanan insanın kazandığı her şey farklı boyutta kayıplara yol açtı.

Kaybetmekten en korktuklarından biri, zamandı. Zamandan tasarruf edebilmek için geri kalan her şeyi hızlandırdı. Artık tohum, toprağın altında dilediğince bekleyemeden, modern insanın zaman biriminde gün yüzüne çıkmaya mecbur bırakılıyor. Her şeyi yönetebildiğini düşünen insan, eline geçiremeyeceği belki de tek şey olan zamana hükmetmeye çalışıyor. En “verimli” şekilde organize olduğunu sandığında bile yetersiz kalıyor. Peki zamanın akışından insan çıkarılsaydı, zaman, yetişilmesi ve kazanılması gereken bir olgudan uzaklaşıp doğanın parçası haline gelir miydi? 

Ozan Atalan, Default Settings: Dasein isimli çalışmasında, ölçüt olarak doğayı ele alarak zamanın alternatif versiyonunu sunar. Atalan, Pasifik Okyanusu’na yerleştirdiği akvaryuma vuran dalgalarla, doğanın ritmini yakalamaya çalışır. Rüzgârın dalgaya dönüştüğü enerji, bize gerçek zaman dilimini sunarken, insan eliyle icat edilmiş olanın, doğanın taklidinden ibaret olduğunu anımsatır. 

“Arzularımızın her biri dünyayı yeniden yaratır, düşüncelerimizin her biri de yok eder. Gündelik yaşam içinde kozmogoni ve kıyamet birbirini izler: Günlük yaratıcı ve yıkıcılarız, ezeli mitosları son derece küçük bir ölçekte hayata geçiririz; anlarımızın her biri de, Sonsuz’un payına düşen döl ve kül yazgısının bir taslağıdır ve bu yazgıyı yeniden üretir.” 

Sara Bjarland’ın çalışmalarının temelini, insanların her arzusunda yeniden kurdukları dünyadan artakalanlar oluşturur. Bazen, bulunduğu evi artık yeterince güzelleştirmeyen kurumuş bir ev bitkisi, bazen ise yenisi geldiği için gözden çıkarılan bir mobilya, Bjarland’ın kurduğu insansız dünyada yeniden yaşam bulur. Sanatçının çalışmalarında, atık eşyalar, onlara atfedilen anlamlardan ve nesne hallerinden belki de ilk kez sıyrılarak başka bir hikâyenin karakterlerine dönüşürler. Bjarland, sergide yer alan çalışmasında, mitolojide ölümsüzlük sembolü olarak kullanılan sarmaşığı, içinde bulunduğumuz dünyanın koşullarında yeniden yorumlar. Yaşadığımız dünyada sarmaşık, insanın doppelgängeridir. Sarıldığı ağacı içten içe kurutan sarmaşık gibi, insan yaşamını hazları doğrultusunda sürdürmek için dokunduğu her şeyin sonunu hazırlamıştır. İkisinin ayrıldıkları tek nokta ise sarmaşığın aksine insanın, kuruttuklarının ardından kendisinin de son bulacak olmasıdır. 

Kerem Ozan Bayraktar sergide yer alan Nocturne isimli çalışmasında, yol kenarlarında ve kentin muhtelif alanlarında kendiliğinden ortaya çıkan bitkiler üzerinden bir anlatı geliştirir. Gecenin karanlığında geçen video çalışması, bahsi geçen bitkilerin beklenmedik yerlerde sürdürdükleri yaşamlarına ışık tutar. Siren seslerine karışan rüzgârın etkisiyle bulundukları çevreden uzaklara yayılan, yanından geçip gittiğimiz bu canlılar, yalnızca bulunduğu yerin arılığını bozmaya mı yarar? Sanatçının önceki çalışmalarında yer verdiği insan müdahalesiyle yapay yollarla çoğaltılmış doğa yerine, bu kez dişli sistemden insanın çıkarıldığı etkileşim alanlarıyla karşılaşırız. Bu yayılım alanı, faydacılık ilkesini dikkate almaz. Bu tür bir sistemde insanı mutlu eden eylemler değil, yalnızca olacaklar olur. Kendiliğinden gelişmesine rağmen doğal ortamında değilmiş gibi görünen bu canlılar, bitkiler dünyasında karşılaştırıldığında, insanlar arasında belirli bir zümrenin “daha iyi” yaşam sürebilmesi için kötü koşullarda yaşamak zorunda bırakılan kesime benzetilebilir. 

Kato Six çalışmalarında bu doğal ortamı farklı yollarla bulmaya çalışır. Dünyada kendimizi evimizde hissetmemiz için nesneleri yeniden yapılandırır. Fakat bunu, insanın benzer tutkusu sonucu doğasından alıkoyduklarıyla değil, yaşam alanımızdaki günlük nesnelere müdahalelerle mümkün kılar. 

Ali İbrahim Öcal’ın çalışmalarında yaşam döngüsünün evrelerini görürüz. Çoğu inanışta bağımsızlığın ve gücün simgesi olan atları, insan ve hayvanlar arasındaki ilişkiyi sorgulamak üzere konu edinen Öcal, bu yerleştirmeyi Yunan sanatçı Jannis Kounellis’in İsimsiz (12 At) çalışmasından esinle üretir. Kendi yaşam koşullarını iyileştirme adına insanın, doğadaki canlıları dilediği gibi kullanmasından yola çıkan çalışma, farklı şekillerde tutsak edilerek, özgürlükleri alınan hayvanların, insansız bir dünyada varoluş şekilleri üzerine düşünmemizi sorgular.

The Sound of No-One Listening isimli sergi, dünyaya hükmetmekte beis görmeyen insanın bakış açısından uzaklaşıp, farklı zaman ölçütünün olduğu bir uzamda, doğasından alıkoyulmuşların yaşam alanına sızmaya çalışır. İhtiyaçlarını gidermek için kendi türü dahil herkesi ve her şeyi sömüren, onları hapsedeceği formları ortaya çıkarmada üreticiye dönüşen insanın evrende yer kaplayanlarla parazitizm üzerinden kurduğu ilişkide yardımcı eleman olarak arkaplana atılanların yok edilen doğalarında hayatta kalma hikâyelerine odaklanır. 

1 Friedrich Nietzsche, Böyle Söyledi Zerdüşt, Çev. Mustafa Tüzel, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2005, İstanbul, sf. 44

2 E. M. Cioran, Çev. Haldun Bayrı, Çürümenin Kitabı, Metis Yayıncılık, Istanbul, Sf. 71

 

 

The Sound of No-One Listening

Corridor Project Space cooperates with Monitor in the fourth edition of In Your Own Backyard series.  “The Sound of No-One Listening” brings together the works of Ozan Atalan, Kerem Ozan Bayraktar, Sara Bjarland, Ali İbrahim Öcal and Kato Six, and can be visited at Corridor Project Space from October 26th to November 9th. 

“What is this man? A mass of diseases that reach out into the world through the spirit; there they want to get their prey. What is this man? A coil of wild serpents that are seldom at peace among themselves–so they go forth apart and seek prey in the world.”

Throughout his/her presence in various centuries, the human turned all living creatures into an object at the background of his/her world they shaped over and over by their altering desires. During and after the intermeshing process of agriculture, industry and information societies, the competences as well as desires of the human have undergone a change. While losing some of the talents, the human being acquired some new skills and all that acquired led to certain losses at various dimensions. 

What human feared the most to lose was the time. In order to save time, s/he speeded up all the rest. Now, unable to wait as much as it wishes underground, the seed is forced to come to light in the time unit of the modern human. Considering that s/he can rule over everything, the human tries to dominate probably the only thing that s/he cannot capture: the time. S/he is inadequate even when s/he thinks s/he is organized in the most “productive” way. If the time were to be freed from the flow of the human, would it move away from being a phenomenon to catch and save, and become a part of the nature?

In his work Default Settings: Dasein, Ozan Atalan presents a different version of time taking the nature as the criterion. Atalan tries to catch the rythm of the nature through the waves that hit the aquarium that he has placed in Pacific Ocean. The energy produced by the wind turning into wave gives us the real time period, while reminding us that the human-invented time is just about an imitation of nature. 

“Each of our desires re-creates the world; each of our thoughts destroys it. Cosmogony and apocalypse follow each other in daily life: We are daily creators and destroyers, we actualize eternal myths in an extremely small scale; and each of our moments is a sketch of the destiny of seed and ash that falls to the share of the Eternal, and re-produces this destiny.” 

The remnants of the world that is constructed over and over with each desire of the human, underlies the works of Sara Bjarland. Sometimes a dried house plant that cannot embellish its house any more, and sometimes a furniture dismissed as it is replaced by a new one, springs to life in the human-free world of Bjarland. The waste materials move away from their attributed meanings and forms maybe for the first time, and turn to characters of another story in the artist’s works. In her work at the exhibition, Bjarland re-interprets the ivy, which was used as symbol of immortality in mythology, within the conditions of the world we live in. In the world we live in, the ivy is the doppelgänger of the human. Like the ivy drying the tree she has surrounded inwardly, the human has prepared the end of everything s/he has touched for the sake of leading a life in pursuit of her/his pleasures. The only point the two depart is that contrary to the ivy, the human shall also end up after all that s/he has dried. 

In his exhibition work entitled Nocturne, Kerem Ozan Bayraktar develops a narrative basing on plants that grow by themselves on the roadside and various areas of the city. The video work of Bayraktar sheds light on the life of these plants in unexpected places in the dark of the night. Do these living beings, that spread out to far from their original places with the effect of the wind intermingling with the sound of sirens, only destroy the pureness of the places they exist in? In this work of the artist, we come across interaction areas where human is excluded from the geared system instead of a nature multiplied artificially by human intervention that existed in previous works of the artist. This area of dispersion does not take into account the principle of utilitarianism. In such a system, what makes a person happy is not the actions but only upcoming incidents. Though grown naturally, these living beings seem not to be in their natural environment. These plants can be compared to people who are obliged to live in bad conditions so that members of a particular class shall be able to lead a “better life”. 

Kato Six tries to find this natural environment in different ways in her works. She re-structures objects in order to make us feel at home in the world. This, she makes possible with not what human has retained from nature with similar passions, but with intervening in objects we use daily in our living space. 

We see the stages of the life cycle in Ali İbrahim Öcal’s works. The horses that are symbols of independence and power in most beliefs are his subject for questioning the relationship between human and animals. He produces this installation with the inspiration he derived from the Greek artist Jannis Kounellis’ work  Unnamed (12 Horse). The work is based on the idea that the human uses the living beings in the nature the way s/he desires in order to improve his or her living conditions, and calls us to contemplate on how animals, enslaved and deprived of their freedom in different ways, would exist in a human-free world. 

The Sound of No-One Listening exhibition tries to move away from the perspective of human who does not consider it harmful to rule over the world and to leak into the living space of those that are deprived of their nature in a space with a different time criterion. The human exploits everything, including his/her own kind, and turns to a producer in finding out forms to imprison them in order to satisfy his/her needs. The exhibition focuses on the survival stories of those who are pushed to the background as an assistant in the relationship the human has constructed with the survivors of the universe basing on parasitism. 

1 Friedrich Nietzsche, Böyle Söyledi Zerdüşt, Çev. Mustafa Tüzel, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2005, İstanbul, sf. 44

2 E. M. Cioran, Çev. Haldun Bayrı, Çürümenin Kitabı, Metis Yayıncılık, Istanbul, Sf. 71

 

Photo Credit: Sara Bjarland

 

 

 

A Hymn To Those That Disappear

 

 

 

Please scroll down for English

“A hymn to those that disappear”
28/09 – 13/10/2019
Pelin Tan – Anton Vidokle, Ali Cherri
Açılış / Opening: 28/09/2019, 18:00
109. Sokak No: 104, Buca

Monitor, yeni sezonu “A hymn to those that disappear” başlığını taşıyan sergisiyle karşılıyor. Pelin Tan ve Anton Vidokle işbirliği, bu sergide Ali Cherri’nin çalışmasıyla bir araya geliyor. Buca’da, geçmiş zamanda sinema ve matbaa olarak kullanılmış bir mekânda gerçekleşecek sergi, 28 Eylül’de yapılacak Pelin Tan ve Deniz Güner söyleşisiyle birlikte kapılarını açacak.

“Tarihçiler geçmişten bir hazine, bir miras olarak söz ederler. Tarihin ezilen sınıfları içinse tarih bir enkaz, bir yıkıntılar yığını, bir talan alanıdır. Bir dizi öykünün birbirini doğurarak bugüne doğru ilerlediği bir birikim değil, geçmişin bugüne kavuşması değil, bir öykünün başka öyküleri tüketerek, unutturup yok ederek kendini tek kılması, geçmişin beklentilerinin yok edilmesidir. Bu yüzden kültür denen sürekliliğin ardında hep bir barbarlık vardır.”*

Lübnan doğumlu sanatçı Ali Cherri’nin Sharjah çölündeki Neolitik Çağ’dan bir nekropolde geçen çalışması “The Digger” arkeolojini

n, sömürgecilik ve kapitalizmle ilişkisini inceler. Buranın yirmi yılı aşkın süredir koruyuculuğunu yapan Sultan Zeib Khan’ın nekropolü çevreleyen dev kayalıklarla rol aldığı çalışmada, bir zamanlar orada olanların yokluğu nekropolün varlığından daha rahatsız edici bir boşluk sunar. Yerlerinden ideolojik anlamlar yüklenmek üzere edilen geçmiş zaman insanlarına ait parçalar, tarih anlatısı yaratmak üzere inşa edilmiş müze sınırlarına taşınıp ışıklandırılmış korunaklı camlar altında, ulusal kimlikleri oluştururlar. Yaşamdan olanın anlamını yüceltmek için kültür ürününe dönüştürme arzusu, nekropolden çok da uzakta görünmeyen gökdelenleri oluşturan düşünce biçimine hizmet eder.

Son Bakışta Sanat kitabında Taylan Altuğ, Schiller’in estetik teorisine ve onun politik düzenin değişmesinin insanın düşünce tarzındaki toptan değişimin gerçekleşmesine bağlı olduğuna değinir. İnsanın özgürlüğü için onda bir arada bulunması gereken duygusal ve akılsal yönler ancak sanatın olduğu yerde mümkündür. Altuğ’un anlatımında, Schiller’e göre sanatın hüküm sürdüğü yerde güzellik yasaları geçerlidir. Ancak böyle bir ortamda gerçek olanın kalıpları dışına çıkılır ve ardından özgürlük gelir.**

Pelin Tan ve Anton Vidokle ortak çalışması “The Fall of The Artsits’ Republic”, ne güç ne de ahlak devletlerinin başarabileceği, toplumu “gerçek” kılma eyleminin*** gerçekleşebileceği estetik devlete örnek, böyle bir özgürlüğün gerçekleşmiş olduğunu varsayabileceğimiz bir yönetim sunar. Peki, insanlık için ideal toplumsallaşmayı sunan bu yönetim biçimi neden çökmüştür?

George Thomson, İnsanın Özü isimli kitabında, yaşamın çelişmelerden ibaret olduğundan ve bu çelişmelerin son bulmasıyla yaşamın da sona ereceğinden bahseder. Yazara göre, organizmanın çevresiyle sürekli madde değiş tokuşu yapması yaşamın kendisidir. Organizmanın hayatta kalışı bu değiş tokuşun devamlılığıyla doğrudan ilişkilidir.**** Thomson’ın önermesinden yola çıkarak, gündelik yaşamın tamamının sanata dönüştürülmesi sonucu sanatçı cumhuriyetinin çöküşünü, sanatın çelişebileceği bir alan kalmaması ve böylelikle besleneceği kanalların ortadan kalkmasına bağlamak mümkün müdür?

Yaşamdan olanın sanata dönüştürülmesini ve yaşamın tamamının sanata dönüşümünü sunan örnekler üzerinden devlet, toplum ve sanat arasındaki ilişkinin sorgulandığı “A hymn to those that disappear”, 13 Ekim Pazar gününe dek Buca’da ziyaret edilebilir.

—–

Monitor welcomes the new season with the “A hymn to those that disappear” exhibition. The cooperation of Pelin Tan and Anton Vidokle meets with Ali Cherri’s work in this exhibition. The exhibition opens its doors with a conversation with Pelin Tan and Deniz Güner on September 28

th in a venue that was used as a cinema and printing house in Buca in the past.

“In the historical materialist they have to reckon with a distanced observer. For what he surveys as the cultural heritage is part and parcel of a lineage which he cannot contemplate without horror. It owes its existence not only to the toil of the great geniuses, who created it, but also to the nameless drudgery of its contemporaries. There has never been a document of culture, which is not simultaneously one of barbarism. And just as it is itself not free from barbarism, neither is it free from the process of transmission, in which it falls from one set of hands into another.”*

In his work “The Digger”, that is based on a necropolis from Neolithic Age in Sharjah Desert, artist Ali Cherri, born in Lebanon, examines the relationship of archeology with colonialism and capitalism. Sultan Zeib Khan, who has been the protector of the necropolis for more than twenty years, has a role in the work among the huge rocky place that surrounds the necropolis. The absence of those who lived there once,

discloses an emptiness that is more disruptive than the existence of the necropolis. The pieces that belong to people of past times who were displaced for ideological reasons, now constitute national identities by being carried inside the borders of a museum constructed for building a historical narrative and presented under lightened and protected glass. The desire to turn what belongs to life into cultural products in order to aggrandize its meaning serves the way of thinking that constituted skyscrapers that seem not to be too far from the necropolis.

In his book Art at Last Sight (Son Bakışta Sanat), Taylan Altuğ touches upon the aesthetics theory of Schiller and his opinion that the change in political order depends on realization of a total change in people’s way of thinking. The emotional and cognitive features required for the freedom of a person can only develop with the presence of art. In Altuğ’s narration, Schiller argues that laws of beauty rule where art prevails. Only in such an atmosphere it becomes possible to move out of the patterns of reality and after that comes freedom.**

Pelin Tan and Anton Vidokle’s joint work “The Fall of The Artsits’ Republic” presents a way of government that allows such freedom as an example of an aesthetic state where the act of “realizing”*** society can be possible. Neither a state of power nor a state of ethics could realize that. Then, why has this way of government that provides ideal socialization for humanity, collapsed?

In his book The Human Essence, George Thomson argues that life is all about conflicts and when these conflicts come to an end life would also end. According to the author, the organism’s constant exchange of material with its environment constitutes the life itself. The survival of the organism is directly related to the continuity of this exchange****. Basing on Thomson’s assumption, is it possible to connect the collapse of the artist’s republic due to transformation of the whole daily life into arts to remaining of no field that art can conflict with and therefore removal of channels that arts could feed on?

“A hymn to those that disappear”, which questions the relationship between the state, society and arts basing on examples presenting transforming what belongs to life into arts and transforming the whole life into arts, can be visited in Buca until October 13th.

* Walter Benjamin, Son Bakışta Aşk – Walter Benjamin’den Seçme Yazılar, Hazırlayan Nurdan Gürbilek, Metis Yayınları, 1993, Sf. 34
**Taylan Altuğ, Son Bakışta Sanat, Yapı Kredi Yayınları, 2012, sf: 39
*** A.g.e., sf. 31
****George Thomson, İnsanın Özü, Çev. Celâl Üster, Payel Yayınları, sf. 19

 

 

 

Platon’un Mağarasından Kaçış ⎜Escape from Plato’s Cave

 

 

Please scroll down for English

Platon’un Mağarasından Kaçış
03-24.05.2019
Açılış: 03.05.2019, Cuma
19:00 – 21:00
Originn

Kültür için Alan tarafından desteklenen Monitor, 2019’un ilk sergisinde, Burak Delier ve Avi Krispin’i ağırlıyor. Kapitalist üretim sürecinde, bütünde işleyen sistemin parçasına dönüşerek kaybolan bireye odaklanan Platon’un Mağarasından Kaçış başlığını taşıyan sergi, 3 Mayıs Cuma günü, Originn’de izleyiciyle buluşuyor.

“’Kişi’ (person) sözcüğünün ilk anlamının ‘maske’ olması büyük olasılıkla basit bir tarihsel rastlantı değildir. Daha ziyade herkesin her zaman ve her yerde, az çok farkında olarak belli bir rolü oynadığı gerçeğinin kabulüdür bu. … Biz birbirimizi bu roller içinde tanırız; bu rollerde kendimizi tanırız.”*

Yansıtan tek bir yüzeyin varlığının, hareketlerin seyrini belirlediği varsayıldığında, bedeninden çıkan emarelerin izleyicisine dönüşen kişinin kendiyle baş başa kalma olasılığından bahsetmek mümkün müdür? Benlik, görebilecek hiçbir göz, yansıyacak tek bir yüzey olmadığında karşılaştığımız mı, yoksa yansıyana karşı yansıyanla birlikte geliştirdiğimiz ayakta kalma biçimi midir?

Çalışmalarını ve yaşamını Amsterdam’da sürdüren İsrail doğumlu sanatçı Avi Krispin’in, There Was a Time When Men Died for Honor isimli videosunda, gecenin geç saatlerinden gün doğumuna dek sürdüğü aracıyla, terk edilmiş bir deponun önünde durup, az sonra bürüneceği rolüyle tutarlı olma adına hazırlık yapan birini izleriz. Dövüş kulübü görünümündeki bu bir araya geliş, gruba dahil olanlar için terapi niteliğindedir. Sosyal statü ve iktidar minvalinde biçimlenmiş toplumsal rollerin gerekliliklerini, buradaki dışavurum tekniğiyle yerine getiren bir grup erkek, öz olduğunu varsaydıkları benliklerine, performans süresince sahip olurlar. Gruptakilerin performans sonucu ulaştıkları öfori hâlini uzaktan izleyen yeni üye ise, henüz vitrinin arkasında durmaktadır.

Yaşamını ve çalışmalarını İstanbul’da sürdüren Burak Delier’in Songs of the Possessed ismini taşıyan videosunda, işyerindeki ilişkilerin yönetiminde kullanılan bir eğitim yönteminden sahne izleriz. Çalışma alanındaki ilişkileri yönetmenin, burada ortaya koyulan üretimden önemli hale geldiğini belirten sanatçının işinde, tepkileri anlık değişen beyaz yakalı çalışanlar, nihai amaca hizmet ettiklerinin farkında olmaksızın, kendileri için geliştirdikleri en doğru stratejiyi uygulamaya alırlar. Çalışanların büründükleri karakterler kimi zaman birbirine düşmanca tavır sergilese de iki tarafın da fayda göreceği konularda anlaşma sağlanabilir. Erving Goffman, bu durumu, karakter dışı iletişimde danışıklık türü olarak ifade eder.**

Bir grubu bir arada tutan ve hareketlerine yön verenin, ideoloji arkasına gizlenen asıl hedef olduğunu*** varsaydığımızda, kişi, herhangi bir gruba dahil olduğunda birey halini koruyabilir mi? Toplumsal beklentilerin hakimiyetinden kurtulup sınırlı özgürlük alanının dışına çıkmak ve performansın sona erme olasılığını sorgulamamız için çağrıda bulunan Platon’un Mağarasından Kaçış, 24 Mayıs’a dek Originn’de ziyaret edilebilir.

***
Escape from Plato’s Cave
03-24.05.2019
Opening: 03.05.2019, Friday
7:00 pm – 9:00 pm
Originn

Monitor, supported by Spaces of Culture, hosts Burak Delier and Avi Krispin in the first exhibition of 2019, titled Escape from Plato’s Cave. The exhibition focuses on the person disappearing in the capitalist model of production as s/he becomes a piece of the system that runs smoothly as a whole. The exhibition will be opening for audience’s visit on 3rd of May at Originn.

“The fact that ‘mask’ is the initial meaning of the word “person”, cannot be an ordinary historical coincidence. Rather, it refers to the acception of the fact that everybody plays a certain role more or less consciously anytime, anywhere… We recognize each other in these roles; we recognize ourselves in these roles.”*

Assuming that the presence of a single reflective surface determines the course of movement, is it a possibility that the person who turns into the audience of indications of her/his body can be alone with herself/himself? What is individualism? Is it what we face when there is no eye to see or no surface to reflect or is it a way of survival that we develop against the reflection together with the reflection itself?

Avi Krispin, born in Israel, works and resides in Amsterdam. In her video There Was a Time When Men Died for Honor, we watch someone driving from late at night until sunrise, stopping in front of a warehouse and preparing himself for being consistent with the role he will soon be playing. This gathering like in a fight club is a kind of therapy for group members. A group of men, who fulfill the requirements of their social roles shaped by social status and power with an expressive technique here, are in possession of themselves during the performance. The new member watches from a distance the euphoric state of the group members as a result of the performance, and yet remains behind the scene.

Burak Delier lives and works in Istanbul. In his video Songs of the Possessed, we see a scene from a training used in management of relations in an office. The artist’s work remarks that management of relations in a working area becomes more important than the production itself. The white collar workers, whose reactions change instantly, implement the best strategy they developed for themselves without being aware that they serve the ultimate aim. Although the characters that the workers play may sometimes show hostile attitude towards each other, there can be an agreement on matters of mutual interest. Erving Goffman defines this state as a type of simulation in communication excluding characters.**

Assuming that what holds a group together and directs their actions is the real aim hidden behind the ideology***, can a person retain his individual state when s/he joins a group? Escape from Plato’s Cave makes a call to free ourselves from the domination of social expectations and get outside the restricted area of freedom, and question the possibility of doing away with performance. Escape from Plato’s Cave can be visited at Originn until 24 May.

*Robert Ezra Park, Race and Culture, Glencoe, Illinois: The Free Press, 1950, s. 249 (Alıntılayan: Goffman E., Günlük Yaşamda Benliğin Sunumu, (B. Cezar Çev.), 2004, Metis, s. 31)
**Erving Goffman, Günlük Yaşamda Benliğin Sunumu, (B. Cezar Çev.), 2004, Metis, s. 185)
***Siegfried Kracauer, Kitle Süsü, (O. Kılıç Çev.), Metis Yay. 2011, s. 135

 

 

Perdenin Arkasında ⎜Behind the Curtain

 

Please scroll down for English

“Perdenin Arkasında”
22.12.2018, 18:00-21:00
Umurbey Mahallesi
(Darağaç)

“Savaş bütün dünyaya eziyet çektirirken, Rio de Janeiro’nun günlük gazeteleri, Bangú Kulübü’nün sahasına Londra’nın bombardımanını duyurdular.”*

Kültür için Alan tarafından desteklenen Monitor, 2018’in son sergisinde Francis Alÿs ve Ege Berensel’i “Perdenin Arkasında” başlıklı sergide bir araya getiriyor. Futbolun ilk ortaya çıktığı yıllardan bugüne siyaset ile olan yakın ilişkisine odaklanan sergi 22 Aralık Cumartesi günü Darağaç’ta ziyaret edilebilecek.

Sergiye evsahipliği yapan İzmir’in en eski yerleşim yerlerinden Umurbey Mahallesi (Darağaç), aynı zamanda kentin ilk sanayi bölgelerinden biri olma özelliğini taşıyor. 19. yüzyılın sonlarına doğru Türkiye’de ilk kez İzmir’in Bornova semtinde oynanmaya başlayan futbolun bu bölgeye taşınması ise Panionios Kulübü’nün 20. yüzyıl başlarında futbol sahasına dönüştürdüğü bugünkü Alsancak Stadı ile gerçekleşiyor. İlerleyen yıllarda sanayi kuruluşlarına ve buralarda çalışan işçilere evsahipliği yapan Darağaç, bu kuruluşların kapatılmasıyla mahalle sakinleri tarafından yavaş yavaş terk edilerek günümüzdeki haline geliyor.

Ortaya çıktığı ilk yıllarda yasaklanan, yasaklandıkça daha çok ilgi gören futbol, ilerleyen yıllarda meydan okuma özelliğiyle kitleleri sakinleştirmek üzere kullanılacaktı. İngiltere’de kabul görmesinin ardından aristokrat sınıfa hitap eden bir meşgaleye dönüşse de emekçi kesimin hakkını aramaya kalkışmasını önleyecek bir enstrüman olarak kapitalizm tarafından keşfedilip yatıştırıcı olarak kullanılması gecikmemişti. İngiltere’den dünyaya ihraç edilen futbolun kitleleri etkisi altına alan özelliği, toplumda yaşanan sorunlarla gerginliği artan ortamın enerjisini dağıtmak üzere kullanılsa da kapitalist sistem tarafından arzu edilmeyen bir sonuç olarak, futbolun bir direniş biçimi olması engellenememişti.

Ege Berensel’in, Bursa’nın solcu semtindeki bir kulübe dair araştırması niteliğindeki çalışması Dinamo Mesken, SALT Araştırma Fonları tarafından 2013 yılında desteklendi. 1975’te Bursa’nın Mesken semtinde kurulup, 12 Eylül 1980 Askeri Darbesi sonrasında “ulusal değerlere açık bir saldırı” gerekçesiyle kapatılan kulübün yönetici ve futbolcularından bazıları gözaltı, işkence ve çeşitli cezalara maruz kaldıkları gibi, kontrol altına alınan Mesken Mahallesi’ndeki sakinler, bölgeyi terk etmek zorunda bırakıldı. Kulüplerin hala isimleri için mücadele ettiği günümüzde, 2008 yılında Meskenspor ismiyle tekrar kurulan kulüp, dezavantajlı gruplara sosyal fayda sağlamak, ayrıştırma değil bütünleştirme yaratmak için çalışmalarına devam ediyor.

Francis Alÿs, Paradox of Praxis 5 isimli çalışmasını, 1980 sonrası neo-liberal ekonomi politikalarının etkisiyle suç oranının arttığı Meksika’nın Juarez kentinde gerçekleştirdi. Futbol oynamak için ideal bir yer olarak gösterilmeyen Juarez’in futbol takımı Indios’un başarısı kente heyecan ve mutluluk getirse de kısa süre içinde şiddet, burada da kendini gösterdi. Francis Alÿs 2013 yılında ürettiği çalışmasında, suçun ve şiddetin bitmediği sokaklarda alev almış futbol topunu sürüklerken, karanlıkta gizlenenler görünmeye başlar. Yıkık ve terk edilmiş binalar arasında ilerleyen Alÿs, siren seslerinin gece kulüplerinden ve sokak müzisyenlerinden gelen seslere karıştığı suç mahallerinden geçer. Karşıtlıkların birliği olan ateşe yakından baktığımızda karmaşıklaşır, yolumuzu aydınlatan tarafına yok etme gücü eklenir. Gecenin ve kentin gün ışığında bile aydınlanamayan karanlığına doğru, ardında kıvılcımlar bırakarak ilerlemeye devam eder.

Perdenin arkasında yüzyıllardır gizlenenlerin üzerindeki tozları, nefessiz kalma pahasına dağıtmayı göze alanların yaşam öykülerine saygı duruşu niteliğindeki sergi, 22 Aralık Cumartesi günü Darağaç’ta ziyaret edilebilir.

* Eduardo Galeano, Gölgede ve Güneşte Futbol, Çev. Önalp E. – Kutlu M. N., Can Sanat Yayınları, 1998, İstanbul, sf. 132

 

“While the war was tormenting the whole world, daily newspapers of Rio de Janeiro announced London’s bombing Bangú Club’s field.” *

Monitor, supported by Spaces of Culture, gathers together artists Francis Alÿs and Ege Berensel in the exhibition entitled “Behind the Curtain”. The exhibition focuses on the close relationship of footbal with politics since the emergence of football. The exhibition can be visited in Darağaç, İzmir on Saturday, 22nd of December.Umurbey District (Darağaç) hosting the exhibition, is one of the oldest settlements of İzmir and also one of the first industrial regions of the city. The first time football games were played in Turkey was through the end of 19th century in Bornova, İzmir. Construction of Alsancak Stadium by Panionios Football Club in early 20th century carried football to Darağaç region. In years, Darağaç became an industrial zone hosting factories and workers, and as the factories started to close down, the settlers left the region gradually.

In early years of its emergence, people were banned to play football which further developed people’s attraction. In years to follow, football was used to calm down masses owing to its challenging character. Although football became an entertainment for aristocratic class after its acceptance in Great Britain, it was not long that capitalism started to use it as an instrument to prevent the working class from seeking their rights and as a tranquilizer of the working class. Exported from Great Britain, football’s great impact on masses was used to reduce tension caused by social problems, but contrary to the capitalist system’s expectations, football’s becoming a form of resistance could not be prevented.

Ege Berensel’s research work Dinamo Mesken about a football club in a leftist district of Bursa, was supported by SALT Research Funds in 2013. The club was established in Mesken district of Bursa in 1975 and following the military coup of 12 September 1980, some executives and football players of the football club were detained, tortured and received penalties on claims of “clear attack to national values”. Settlers of the region that was kept under command, were forced to leave the region. The club still fights for its name today. In 2008, the club was re-established as Meskenspor and continues to work for disadvantaged groups and for uniting rather than discriminating people.

Francis Alÿs produced his work Paradox of Praxis 5 in Juarez, Mexico, where crime rate increased due to the impact of post-1980 neo-liberal economic politics. While Juarez is not considered to be an ideal place for development of football, the city’s football team Indios’ success brought enthusiasm and happiness to the city. Nevertheless, violence showed up here as well. In Francis Alÿs’ work dated 2013, people hiding in dark starts to appear as Alÿs drives a burning football in the streets of the city where crime and violence prevails. Alÿs moves among ruined and abandoned buildings and passes through crime scenes as siren sound mixes up with the sound of night clubs and street musicians. The fire, which is the union of controversies, becomes complicated looking from a close distance and its devastating power is added to its side that enlightens our way. It continues to move on towards the dark side of the night and city leaving sparkles behind.

The exhibition can be considered as a stand in silence for life stories of those who dare to blow the dust on all those hidden behind curtains for years, at the cost of remaining breathless. The exhibition can be visited in Darağaç on 22nd December.

* Eduardo Galeano, Gölgede ve Güneşte Futbol, translation by Önalp E. – Kutlu M. N., Can Sanat Yayınları, 1998, İstanbul, p. 132

 

Hatırladığım Kadarıyla Ben Hep Vardım⎜As far as I Can Remember I’ve Always Been Around

 

 

Please scroll down for English

“Hatırladığım Kadarıyla Ben Hep Vardım”
12-19/12/2018
Açılış: 12/12/2018, 18:00
Atölye 21/1

Kültür için Alan tarafından desteklenen Monitor, “Hatırladığım Kadarıyla Ben Hep Vardım” başlığını taşıyan yeni sergisinde, Adrian Paci ve Hera Büyüktaşçıyan’ı ağırlıyor.

Her iki sanatçının da üretim pratiğinde önemli bir yer tutan aidiyet kavramını zamanın anları üzerinden sorgulayan sergi, Beatriz Sarlo’nun bellek kültürü hakkında kaleme aldığı Geçmiş Zaman isimli kitabında bahsettiği gibi, her tekrarda dönüşüm geçiren anlatının yarattığı zamansallığa odaklanır.*

Arnavutluk doğumlu sanatçı Adrian Paci, göç, hafıza ve kültürel kimlik kavramları üzerine yoğunlaşan çalışmalarını ve yaşamını 1997’de iltica ettiği İtalya’da sürdürüyor. Paci’nin “Sütun” isimli çalışmasında, ait olduğu yerden sökülüp alınan mermer parçasının okyanus aşırı seyahatine tanık oluruz. Uzak Doğu’dan ayrılıp Avrupa’ya açıldığı yolda geçirdiği dönüşüm, doğadan alınıp insan eliyle kültüre dönüştürülmesiyle sınırlı değildir. Bu dönüşüm, bizi küreselleşme çağında kültürel kimlik sorgulamalarına götürdüğü gibi, zaman tasarrufu üzerine düşünmemize de yol açar. Gemide, hızla akıp geçmeyen zamanın içinde elde edilmeye çalışılan kâr, işçilerin bedeninde ilk bakışta dahi görebileceğimiz izlerden beslenir. Ufuk çizgisinin netleşmediği bu yolculukta değişime uğrayan yalnızca taş parçası değildir. Ancak bu değişim, sütuna dönüşen mermerdeki kadar görünür olmaz. Uyuyup uyanıp tekrar işe koyulanlardan çalınan zaman, vakit ve nakit olarak başkalarına geri döndüğünde, ait olmadığı yerde tutunamaz. Geçmişi yeniden gözler önüne serme amaçlı girişim, ait olmadığı koşullar altında gerçekleştirildiğinde, kimin tarihine aittir? Geçmiş uygarlıkların dokusunda günümüz koşullarıyla yoğurulanı geleceğe taşıyacak zaman, katman katman inşa edilen hafızanın coğrafyasında, hiç bitmeyecek bir öykünün saklı anlatıcılığını üstlenir.

Üretimini ve yaşamını İstanbul’da sürdüren sanatçı Hera Büyüktaşçıyan, çalışmalarında hikâye anlatıcılığı vasıtasıyla oluşturduğu gerçeküstü dünyasından seslenir. Kaybedilmiş hafızanın yolculuğuna çıktığı üretimlerinde, geçmişin izlerini bugünden ayrılmadan takip ederek görünmeyeni görünür kılar. Sanatçı, L’Acquedotto Augusteo del Serino’da gerçekleştirdiği mekâna özgü yerleştirmenin araştırma sürecinde ürettiği “Akışkan Temeller Üzerinde” isimli çalışmasında, farklı zaman dilimlerinin izini sürer. Gündelik yaşamın parçası haline gelirken çeşitli müdahalelere maruz kalmış yerüstünden farklı olarak yeraltı, derinliklerine inildikçe üzerinde yürüdüğümüz zeminin altındakiler hakkında düşünmemizi sağlar. Kurumaya bırakılan çamaşırlar, fondaki yer yer yıkık duvarın yüzeyinde salındıkça yaşamın döngüsünden kısa bir kesit sunar. Tıpkı, mekânın belleğine çıkılan yolculuktaki rehberimiz karolar ve yansımalarında olduğu gibi, farklı zaman dilimlerini bir arada tecrübe ederiz.

Yeniden üretilen hafızanın devinen zaman içinde kendine yer edinme çabasına tanık olacağımız sergi “Hatırladığım Kadarıyla Ben Hep Vardım”, 12-19 Aralık 2018 tarihleri arasında, Atölye 21/1’de ziyaret edilebilir.

“As far as I can remember I’ve always been around“
12-19/12/2018
Opening: 12/12/2018, 6:00 pm
Atölye 21/1

Monitor, supported by Spaces of Culture, hosts Adrian Paci and Hera Büyüktaşçıyan in the exhibition entitled “As far as I can remember I’ve always been around”.

The concept of belonging often finds itself a place in the works of both Paci and Büyüktaşçıyan. The exhibition questions the concept of belonging on the basis of moments of time, and just as Beatriz Sarlo mentions in her book Time Past about the culture of memory, focuses on the temporality of time created by narrative that transforms at each repetition.*
Born in Albania, Adrian Paci lives and works in Italy where he took asylum. His work focuses on the concepts of migration, memory and cultural identity. In his work “The Column” we witness the transoceanic journey of a piece of marble column extracted from where it belonged to. En route from the Far East to Europe, it goes under a transformation from its natural form to a hand-made piece of culture, and the transformation is not limited to that. The transformation is about the questioning of cultural identity in the period of globalization and leads the audience to reflect on saving of time. The profit to be made within the fast running time on board can be maintained by the traces visible on first sight on the bodies of workers. The horizon line is not apparent and it is not only the piece of stone that is subject to transformation in this journey. However, the change here is not as visible as the change on the marble. When time -stolen from the people who set to work day after day- returns to others in terms of time and cash, it cannot subsist where it does not belong to. Whose history does the attempt to re-display past conveyed under unauthentic conditions belong to? Time carries to future whatever is blended in past civilizations’ pattern under today’s circumstances. It becomes the hidden storyteller of a never-ending story in the geography of memory constructed layer by layer.
Hera Büyüktaşçıyan lives and works in Istanbul. Her work speaks from a surrealistic world formed through storytelling. Her work is a journey towards the lost memory, rendering the unseen visible by following the traces of past without leaving the present. In her work “On Fluid Foundations”, which she produced during the research process of her installation at L’Acquedotto Augusteo del Serino, she traces different timeframes.
Different from the aboveground, which is exposed to various interventions as becoming part of daily life, the underground lets us think about what’s underneath the ground we walk on as we go deep into it. The laundry left to dry represents a short section of lifecycle while swaying on the partly ruined wall at the background. We experience different time periods simultaneously just like the floor tiles and their reflection at the journey to the memory of the space.
“As far as I can remember I’ve always been around” presents the re-produced memory’s effort to find itself a place within the moving time. The exhibition can be visited from 12 to 19 December 2018 at Atölye 21/1.

 

Bir Duvarın İçinden Konuşuyorum⎜ I am Talking From Inside of a Wall

 

(Please scroll down for English)

Bir duvarın içinden konuşuyorum // I am talking from inside of a wall
29/11 – 08/12/2018
Atölye 21/1

“Dünyanın benim dünyam olduğu, kendini şurada gösterir ki, dilin (yalnızca benim anladığım dilin) sınırları, benim dünyamın sınırlarını imler.”*

Kültür için Alan tarafından desteklenen Monitor, “Bir Duvarın İçinden Konuşuyorum” başlığını taşıyan sergisinde, Alsancak’ta yer alan Atölye 21/1’de, İzmirli sanatçı Deniz Gül ve Lublin doğumlu Agnieszka Polska’yı ağırlıyor.

Üretiminde şiirsel ve deneysel yaklaşım benimseyen Deniz Gül’ün, geçmişten bugüne tüm yapıtlarını birbirine bağlayan diyalog, 2017 yılında ürettiği “Bir Çiğdem Tarlasında Zikrini Sürerken Devam Ediyorduk Aşkımıza ” çalışmasında da devamlılığını korur. “Kürkün varsa kaç git!” diye fısıldayan sesle başlayan video, nadasa bırakılmış günebakan tarlasının ortasında beyaz elbisesiyle dikilen adamın belirmesiyle devam eder. Fısıltının söylediklerini tekrarladıktan sonraki kahkahalarının ardından aniden bağıran, yolun yarısına gelmiş bu adamın hızla yaşadığı duygu değişimi, yer yer öfkelendiği yer yer romantikleştiği anlarda kendini belli eder. Gelgitli halinin içine aldığı duygu durumunun geçişi kadar kolay olmayan ise anlattığı hikâyeyi anlamaktır. Bu hikâyeyi anlamanın yolu belki de, Deniz Gül’ün Loyelow isimli kitabında tavsiye ettiği üzere, okunamayan sözcüklerin okunmasından geçmektedir.* Gül’e göre, zihnin boşalıp hislerin belirmesi nesnenin gerçekleşmesine giden yoldur. Kurulabilmiş her tümcenin anlamlı olduğunu varsaydığımızda, Wittgenstein’ın önermesi de bu şekilde işler. Tümcenin imlem veremediğimiz ögelerinin çözümlemesi, zihnin berraklaşması ve duyuş açımızın yön değiştirmesi vasıtasıyla olanaklı hâle geldiğinde, derinden gelen sesler yanı başımızda belirir.

Yaşamını ve çalışmaların Berlin’de sürdüren Polonyalı sanatçı Agnieszka Polska’nın şiirsel üslupta kullandığı dil, üretiminin önemli bir parçasını oluşturur. Polska’nın çoğu çalışmasının temelinde, sözcükler arasında aniden ortaya çıkan gizli bağlantılar yer alır. Bu bağlantıları birlikte yaşadığımız kavramlar olarak ele aldığımızda, George Lakoff ve Mark Johnson’a göre, algıladığımız dünyada yolumuzu bulma şeklimiz bu sistem tarafından belirlenir.* Sanatçının 2014 yılında ürettiği “Watery Rhymes” isimli çalışmasında, zehirli sıvı içinde yüzen birbirinden bağımsız kelimeler ve ifadelerle karşılaşırız. Kuantum fiziği yasalarına göre hareket eden küçük parçacıklar olarak bu sözcükler, birbirleriyle çarpışarak kendi formlarını yitirir ve yeni şekillere bürünürler. Bir dizi olasılık arasından yan yana düşenlerin algılanış biçimleri ise çoklu evrenleri meydana getirir. Olasılıklar üzerine kurulmuş evrenin sınırlarını dilin sınırları üzerinden sorguladığı “Watery Rhymes” ismini taşıyan çalışmasında Polska, kelimeler ve bir araya gelişleriyle ifade edebileceklerimiz hakkında düşünmemiz için bir alan yaratır.

Sözcüklerin bir araya getirilişiyle ortaya konmak istenen ve sembollerin yorumlanmasıyla algılanan farklı dünyaların mevcudiyetine odaklanan “Bir Duvarın İçinden Konuşuyorum”, 8 Aralık Cumartesi gününe dek Atölye 21/1’de ziyaret edilebilir.

//

“That the world is my world, shows itself in the fact that the limits of the language (the language which only I understand) mean the limits of my world.”

In the exhibition “I am Talking from Inside of a Wall” Monitor, supported by Spaces of Culture, hosts Deniz Gül from Izmir and Agnieszka Polska, born in Lublin, in Atölye 21/1, Alsancak, İzmir.

Deniz Gül adopts a poetic and experimental approach in what she produces. The dialogue that connects all her works from past to present maintains continuity in her work, “Bir Çiğdem Tarlasında Zikrini Sürerken Devam Ediyorduk Aşkımıza Öylecek”. The video starts with the whisper saying, “If you’ve fur, just run away!” and continues with appearance of a man, standing in the middle of a fallow sunflower field in his white dress. The middle-aged man repeats the whisper, then starts laughing and suddenly starts yelling; the rapid mood swing this man is through becomes explicit in moments he partly gets angry and partly gets romantic. Understanding the story he tells is not as easy as the passage of his mood ruled by his unsteady state. Maybe understanding this story would be possible if the unread words were to be read, as advised by Deniz Gül in her book Loyelow. Clearance of the mind and emergence of feelings is the way to realization of the object, according to Gül. Assuming that all sentences formed have a meaning explains how Wittgenstein’s proposition runs. When the mind is cleared and the point of perception changes direction, the analysis of non-significant elements of the sentence becomes possible paving the way for rising of voices from depth right beside us.
Polish artist Agnieszka Polska lives and works in Berlin. Her poetic language constitutes an important piece of her artistic production. Tacit connections suddenly arising between words form the basis of most of Polska’s works. If we take these connections as the concepts that we live with, according to George Lakoff and Mark Johnson, It is this system that determines how we contrive in this world. In her 2014 work “Watery Rhymes”, we come across independently floating words and expressions in a poisoning liquid. These words being little particles that move in line with rules of quantum physics, hit each other and lose their forms, and convert into a new form. The manner in which those that come side by side among many other probabilities are perceived, constitutes multiple universes. In her work “Watery Rhymes”, Polska questions the limits of the probability-based universe through the limits of language, and creates a space for the audience to think about words and what we can express by their unification.

“I am Talking from Inside of a Wall” focuses on the existence of different worlds presented by merging of words and perceived by interpretation of symbols; the exhibition can be visited until December 8th 2018 at Atölye 21/1.

*1 Ludwig Wittgenstein, Tractatus Logico-Philosophicus, çev. Oruç Aruoba, Metis Yayınları 2005, 2010, s. 135.
*2 Deniz Gül, Loyelow, Norgunk Yayıncılık, Istanbul, 2016, s. 119.
*3 Lakoff – Johnson, Metaforlar – Hayat, Anlam ve Dil, çev. Gökhan Yavuz Demir, İthaki Yayınları, 2015

 

Benden Sonra Tekrar Et ⎜Repeat After Me

 

 

(Please scroll down for English)

“BENDEN SONRA TEKRAR ET”
8 – 16 / 11 / 2018
Pakistan Pavyonu, Kültürpark

Geçmişin zihinde canlandırılması için gerekli koşullar, insanı hatırlamaya yönlendiren unsurlarla bir araya geldiğinde ortaya çıkan anımsama halini geleceğe taşımak, Kierkegaard’a göre yinelemeyle mümkündür. Bunun bir diğer yolu da, ekseriyetle pasif eylemsizlik olarak tanımlanmasına rağmen aktif bir eyleme de dönüştürülebilen bekleme hâlidir.

Kültür için Alan destekli Monitor, hafızaya dönüşmüş geçmiş gerçeklikleri yeniden uyandırmak istediği “Benden Sonra Tekrar Et” isimli sergisinde, Fatma Bucak ve Basir Mahmood’u bir araya getiriyor.

Çalışmalarını ve yaşamını Amsterdam’da sürdüren Lahor doğumlu Basir Mahmood, “All Voices Are Mine” isimli 2018’de ürettiği çalışmasında, 1977 senesinde büyük bir çöküşe başlayan Lahor merkezli sinema endüstrisini ele alır. Sinemadaki yeni dalganın eski olanı neredeyse yok ettiği Pakistan’da, sanatçı, artık unutulmaya yüz tutmuş yönetmen, yapımcı ve oyuncu gibi sektörde çalışanların anılarından yola çıkarak ürettiği videoda, geçmişe ait olanı, bugünde canlandırır. Mahmood’un çalışmasında, tekrarlar ve bekleyişlerle örülü kurgu, geçmişin hafızasını canlı tutmak için kullanılan bir yönteme dönüşür. Tekrar edilmeyen bilgi, hafızanın zayıflamasına yol açarken, yeteri kadar tekrar, uzun süreli hafıza olarak adlandırılan öğrenmenin gerçekleşmesine yardımcı olur. Tekrar edilen, hafızada yer eder. Tekrar edilmeyen bilgiden geriye ise kısa zamanda çok az şey kalır, bu bilgi unutulmaya yüz tutar. Bekleyiş de tıpkı tekrar gibi, eğer içinde, kendi dışında bir eylem barındırıyorsa düşünmek için alan yaratır. Basir Mahmood, “All Voices Are Mine” isimli çalışmasında, başkalarına ait anıları aktarırken, tekrarlardan, bekleyişlerden ve her ikisinin birbirine dönüşümünden yararlanır.

Çalışmalarını ve yaşamını Londra ve İstanbul’da sürdüren Fatma Bucak’ın 2012 yılına ait çalışması “Blessed are you who come”, Türkiye – Ermenistan sınırında, eski bir kilisede geçmektedir. On ikinci yüzyıla ait bu kiliseden geriye kalanların önünde, Bucak’ın beklemelerini istediği on üç kişinin, sanatçının davranışlarına verdikleri kurgusal olmayan tepkiler, çalışmanın içeriğini oluşturur. Performans, güneşli olmayan bir günde, Bucak’ın diğer çalışmalarında da kullandığı metaforlardan biri olan yumurtayı kullanmasıyla başlar. Bedeninde, çıplak ayaklarla uzun yol kat etmiş olduğunu düşünebileceğimiz emarelere sahip siyahlar içindeki kadın, ellerinde tuttuğu yumurtaları kırdıktan sonra, sahip olduğu tek ekmeği, oradaki herkesle birer birer bölüşür. Yürüyerek terk edilmiş topraklara yine yürüyerek dönen bu kadın, yok edilmiş tüm umutlara rağmen geçmişten getirdiği dostluğu ve paylaşma duygusunu, tekrar ettiği hareketlere eşlik eden bekleyiş vasıtasıyla izleyiciye ve sanatçının kendi deyimiyle icracıya aktarmayı ister.

Kurgu ile gerçek arasında gezinen iki çalışmada da geçmişin bugüne taşınarak yarına ulaştırılmaya çalışıldığı görülür. Yineleme ve beklemenin öğretebilecekleri üzerinden kurgulanan sergi “Benden Sonra Tekrar Et”, 8-16 Kasım 2018 tarihleri arasında Kültürpark’taki Pakistan Pavyonu’nda ziyaret edilebilir.

“REPEAT AFTER ME”
8 – 16 / 11 / 2018
Pakistan Pavilion, Kültürpark

According to Kierkegaard, repeating makes it possible to bring to future the state of reminiscence that arises as conditions necessary for envisioning past combine with elements driving one to remember. One other way is the state of waiting which, though defined as passive inactivity can be turned into an active action.

Monitor, supported by Spaces of Culture, is bringing together the works of Fatma Bucak and Basir Mahmood in “Repeat After Me” exhibition with a will to re-awake realities that turned to memories.

Basir Mahmood, born in Lahore, works and lives in Amsterdam. In his 2018 work “All Voices Are Mine,” he focuses on Lahore-centered cinema industry, which went into a great collapse in 1977. In the video he produced basing on the memories of the almost forgotten people in the sector such as the director, producer and the player, Mahmood recreates today what actually belongs to the past in Pakistan where the new wave in cinema has nearly swept away the old fashion. In the arising work of Mahmood, the set-up depending on repetitions and waiting turns into a method used to keep alive the memory of the past. The unrepeated information leads to weakened memory whereas sufficient repetition helps learning, also called as long-term memory. What is repeated becomes a part of the memory. Very little remains behind from the unrepeated information and that information tends to be forgotten. Waiting, just like repetition, creates space for thinking, if it contains an action apart from itself. Basir Mahmood in his “All Voices Are Mine,” makes use of repetition and waiting, and the two turning into each other while narrating memories belonging to others.

Fatma Bucak works and lives in London and Istanbul. Her work “Blessed are you who come” dated 2012, takes place in an ancient church on the Turkish-Armenian border. In this work, Bucak previously asks thirteen people to wait in front of the ruins of this 12th century church, and their non-fictional reactions to the artist’s behaviours constitute the content. The performance begins on a cloudy day with Bucak’s use of eggs, a metaphor which she had used in her previous works, as well. The woman in black, whom we think might have walked a long way barefoot, breaks the eggs on her body first, and then, one by one, she shares her only bread with everyone. This woman, who has just walked back to the lands that had once been deserted on foot, in spite of all loss of hopes, brings along the friendship and the sense of sharing from the past, and through the wait accompanying her repeating actions, wants to transfer them to the viewers, whom she prefers to call performers.

In both of the works that could be taken as fiction or truth, we come across the same theme: the past being carried into the present in a sense to be delivered to the future. The exhibition “Repeat After Me” built upon what repetition and waiting could teach us all, can be visited in Pakistan Pavilion in Kültürpark between 8-16 November 2018.

 

Burada Hiçbir Şey Olmadı ⎜Nothing Happened Here

BURADA HİÇBİR ŞEY OLMADI
26/10-05/11/2018
Açılış: 26 Ekim, Cuma, 18:00
Pakistan Pavyonu (Kültürpark)

“Ağaçlar da, tıpkı bizim gibi, hatırlıyor. Ama onlar, bizden farklı olarak, unutmuyor, gövdelerinde halkalar oluşturuyor ve hatıralarını halka halka muhafaza ediyorlar.”*

Eduardo Galeano’nun, sorgulayıcı kimliğiyle hazırladığı kitabı “Ve Günler Yürümeye Başladı”da yer alan “Yeşil Bellek”te, ağaçların zaman ve koşullar karşısında gösterdiği direncin bedenlerine yansımasını görürüz. Kentin bedenini oluşturan parçalardan biri olarak ele alabileceğimiz meydanların boşluğu, orada yaşayan toplumun refah seviyesini mi gösterir, yoksa bu boşluk, baskının yarattığı eylemsizlik halinden mi kaynaklanır? Kentsel yapı dönüşüme uğratıldığında, tanıklık görevini üstlenen mekân, görünümüyle birlikte hafızasını da yitirir.

Monitor, kentsel mekânın dönüşümü üzerinden toplumun hafızasını sorguladığı “Burada Hiçbir Şey Olmadı” isimli sergide, Gülsün Karamustafa ve Chto Delat’ı ağırlıyor.

Yaşamını ve çalışmalarını İstanbul’da sürdüren, Türkiye güncel sanatına yön vermiş önemli isimlerden sanatçı Gülsün Karamustafa, 2005 yılında gerçekleştirdiği çalışması “Meydanın Belleği”nde, bir meydanda yaşanan toplumsal olaylar ve bu meydanın yakınında oturan bir ailenin yaşadıklarına odaklanır. Toplumsal olaylarla şekillenen Taksim Meydanı’ndan dokümanter görüntülerin olduğu video, Osmanlı Dönemi’nde uçurulan ilk balonla başlar. Kimi zaman kutlama, kimi zaman direniş yeri olan meydanda ortak olan, bir araya gelme halidir. Pencerenin ardından görülenlerin yarattığı etkiyi ise, ne gördüklerini göremesek de duyduklarını işittiğimiz, meydanın yanı başında yaşayan aile fertlerinin tepkileri üzerinden değerlendiririz.

Yazar, sanatçı, eleştirmen ve felsefecilerden oluşan Rus kolektif Chto Delat’ın 2008’de başladığı müzikal üçlemesine, 2010 yılında ekledikleri son çalışma “The Tower: A Songspiel”de, Rusya’da yaşanan toplumsal olaylardan yola çıkılıyor. Dünyanın en büyük şirketlerinden biri olan Gazprom’un, genel merkezi olarak kullanmayı planladığı gökdelenin, kente getireceği faydaların yerel politikacılar, şirket yöneticileri, müze yöneticisi ve bir din adamı tarafından aktarıldığı videoda diğer köşede yer alanlar ise işçi, emekli, entelektüel, göçmen ve evsizlerin de aralarında bulunduğu toplumun farklı kesimlerinden kişilerden oluşuyor. UNESCO Dünya Mirası Alanı olarak kabul edilen Saint Petersburg’da yapılması planlanan gökdelen, kentin 18. yüzyıla ait tarihi dokusuna zarar vereceğinden, oldukça sert bir çatışmanın ortaya çıkmasına sebep oluyor. Direnişe rağmen tüm izinlerin alınıp, 2012’de inşasına başlanan gökdelen, tamamlandığında Avrupa’nın en yüksek binası olacak.

“Burada Hiçbir Şey Olmadı”, iktidarın, topluma hükmetme aracı olarak kullandığı mekânda yaptığı dönüşümlerle şekillendirdiği kentsel hafıza üzerinden, hatırladıklarımız ve henüz duymadıklarımız arasındaki mesafeyi katetmemiz için çağrıda bulunuyor.

Kültür için Alan destekli Monitor’ün İzmir Fuarı döneminde, 1938’de inşa edilip günümüze kadar ayakta kalan ve kentin hafıza merkezi olarak da tanımlayabileceğimiz Kültürpark’ta bulunan Pakistan Pavyonu’nu mekân olarak kullandığı sergi, 26 Ekim – 5 Kasım 2018 tarihleri arasında ziyaret edilebilir.

NOTHING HAPPENED HERE
26/10-05/11/2018
Opening: October 26, Friday, 06:00 pm
Pakistan Pavilion
(Kültürpark)

“Trees remember also, just like us. But they, unlike us, do not forget, they form rings on their bodies and they preserve their memories ring by ring.”*

In “Green Memory” a chapter in Eduardo Galeano’s book “Los Hijos De Los Dias” (Children of the Days: A Calender of Human History) written in his questioning identity, we see how the resistance of trees towards time and circumstances reflect upon their bodies. Does the emptiness of squares, which could be treated as one of the pieces that construct a city’s body, show the welfare level of the society that lives there, or does this emptiness point to an inertia caused by oppression? When an urban superstructure is transformed, the space that once took upon the duty of being a witness, loses its memory along with its looks.

Monitor is hosting Gülsün Karamustafa and Chto Delat in “Nothing Happened Here” exhibition, where the artist and the collective question social memory through the transformation of urban space.

Gülsün Karamustafa, one of the pioneers of contemporary Turkish art, works and lives in Istanbul. In her 2005 work “Memory of a Square”, she focuses on social events that took place in a square and what a family living close to this square has been through. The video contains documental images of Taksim Square, a place shaped by many social events throughout the years, and begins with the first flying baloon of the Ottoman Empire. This square, sometimes a place for celebrations and sometimes a space for boycott, has one aspect about it that never changes: gathering. We evaluate the impact of what’s seen behind the window, through the reactions of the family members that live by the square. Though we cannot see what they see, we are able to hear what they hear.

In their work “The Tower: A Songspiel” (2010), the latest addition to their musical trilogy that started in 2008, Chto Delat – Russian collective of authors, artists, critics and philosophers- use social events that took place in Russia. In the video, the benefits of the skyscraper that will be used as the headquarters of Gazprom- one of the biggest firms of the world- is being depicted by local politicians, company policy makers, a museum manager and a reverend. On the other corner, there are people from different parts of the society; the workers, pensioners, intellectuals, immigrants and the homeless. The skyscraper is planned to be built in St. Petersburg, a UNESCO World Heritage Site and because of the fact that the historic texture of the city dating back to the18th century would be harmed as a consequence of this construction, a severe conflict takes place. All legal permissions are taken for the skyscraper despite the opposition, the construction began in 2012 and once it’s completed, it is going to be the tallest building of Europe.

“Nothing Happened Here”, calls for us to take the step from what we remember to what we haven’t yet heard, through the urban memory shaped by the transformation of spaces, a medium of domination on society in use by the powerful.

The exhibition hosted by Monitor, funded by Spaces of Culture, will be held between October 26 – November 5, 2018 in Pakistan Pavillion in Kültürpark, a structure that could be identified as the social memory center of the city, since it was built in 1938 in the period when Kültürpark was Izmir Fair and remained intact until today.

*Eduardo Galeano, Ve Günler Yürümeye Başladı, 2012, SEL, s. 378.

 

Aynada Görülen Nesneler, Göründüğünden Daha Yakındır⎜Objects in The Mirror Are Closer Than They Appear

 

 

(Please Scroll Down for English)

Aynada Görülen Nesneler, Göründüğünden Daha Yakındır

18/10-24/11/2018

Hayy Open Space

İzmir merkezli bir inisiyatif olan Hayy Açık Alan, ilk etkinliğini Monitor’ün küratörlüğünde ve Loading’in işbirliğinde “Aynada görülen nesneler, göründüğünden daha yakındır” başlıklı sergi ile 18 Ekim’de yapıyor.

Güncel sanatı odağına alan, farklı disiplinlerle kolektif düşünme yollarını araştıran bir mekân olarak Hayy Açık Alan, Türkiye’nin farklı şehirlerinden kolektifleri, inisiyatifleri, yaratıcı zihinleri İzmir’de bir araya getirmeyi amaçlıyor.

“Aynada görülen nesneler göründüğünden daha yakındır” ile Adem Bulut, Barış Eviz ve Alman sanatçı Hito Steyerl’in vide ve fotoğraf enstalasyonlarından oluşan işleri bir arada gösterilecek.“Kentlerin üzerinde yükselen ve ışıklarıyla gecenin doğal ışığını boğan reklam panoları kuyrukluyıldızlar gibi toplumun başına gelmekte olan doğal afetin, donarak ölmenin habercisidir. Yeryüzünden yönetilirler. Bu ışıkları söndürüp, sadece ona inanıldığı sürece gerçekleşme tehlikesi taşıyan o korkulu rüyadan uyanıp uyanmamak yine insanlara bağlıdır.”[1]

Etkisini Adorno’nun eserlerinde gördüğümüz Benjamin’in, mekanik yeniden üretim çağında aurasını yitirdiğini iddia ettiği sanat eseri gibi insan da biricikliğini kitle toplumu olma yolunda kaybetmiştir. Alman sanatçı Hito Steyerl, “Strike” (2010) isimli çalışmasında Horkheimer ve Adorno’nun, tüm dünyayı süzgecinden geçirdiğini iddia ettikleri kültür endüstrisinin bir biçimi olan televizyonu keski yardımıyla protesto eder. Frankfurt Toplumsal Araştırmalar Enstitüsü’ne göre, dünyayı yöneten şirketlerce oluşturulmak istenen kitle profiline göre denetlenen medya, tek tipleştirdiği bireylerden kitle toplumunu yaratmıştır. Kitle toplumunun olaylar karşısında hissedeceği duygu ve vereceği tepkiler,  toplumları kontrol altında tutabilmek üzere şekillendirilmiştir. Kontrolden geçerek sunulan bilginin gerçeği yansıtmayışına, görünürlük çağında ortadan kaybolan insanlarla ilgili sessizliğe, şiddetin, mağdurların, azınlıkların medyadaki temsiline, ardışık sunulan içeriğin anlamını yitirip kitlenin duygu ve tepkisinin yönetilmesine bir tepki olarak da yorumlayabileceğimiz “Strike”, bireyin kayıtsız hale getirilip toplumsal körleşmeye karşı sanatçının tepkisini yansıtmaktadır.

Batman’da yaşayan sanatçı Barış Eviz’in 2009’da ürettiği video çalışması “Recm”de de farklı bir protesto şekli olarak, bir kentin kaderini değiştirecek kadar kutsallaştırılan petrolün sahne arkasında sebep olduklarına, kentteki gençlerin verdiği tepkiyi izliyoruz. 14-18 yaş aralığında bir grup genç, kentin en işlek kavşaklarından birinde konumlandırılmış petrol kuyusuna fırlattıkları bozuk paralarla, basında çıkan, Batman’da petrolün sermaye ve sanayiyi nasıl geliştirdiği, eğitim hayatının nasıl canlandığı, Batman’ın, dünyanın ilgisini nasıl üzerine çektiği maskelerinin ardındaki emperyalizm gerçeğini, şeytan taşlama ayininden esinle, kapitalizmin sembolü parayı kullanarak protesto ediyorlar.

Diyarbakır’da yaşayan ve üreten sanatçı Adem Bulut’un yaşadığı toplumdan bağımsız düşünülemeyecek çalışmalarında sıklıkla sistem eleştirisini görürüz. Sanatçının “Keska Resulillah” Peygamber Yeşili isimli fotoğraf serisinde, medyada da oldukça sık rastladığımız, hedef göstererek farklı biçimde görünür kılma meselesiyle karşı karşıya kalıyoruz. Diyarbakır’ın Sur ilçesinde çarpılarla işaretlenen yapıları fotoğraflayan sanatçı, kartpostal boyutlarında sergilediği çalışmasında, kartpostallarda görmeye alıştığımız, bir kentin gösterilmek istenen güzel yönleri karşısında gizlenmek istenen yönleri hakkında düşünmemiz için çağrıda bulunuyor.

“Aynada Görülen Nesneler, Göründüğünden Daha Yakındır”, Adorno’nun başyapıtı Minima Moralia’dan aldığı ilhamla, umutsuzluk karşısında bakış açımızı değiştirip, koşulsuz kabul ettiklerimize teslim olmak yerine, Benjamin’in kaybettiğimizi iddia ettiği biriciklik halesini geri kazanma ümidiyle, bakış açımızı dünyanın tüm çıplaklığıyla görünebildiği noktalara taşıma arzusunu taşıyor.

Hayy Açık Alan’da 18 Ekim’de Adem Bulut ve Barış Eviz’in katılımı ile gerçekleştirilecek sergi, bir konuşma ile açılacak ve 23 Kasım 2018 tarihine kadar devam edecek.

[1] Adorno – Horkheimer, Aydınlanmanın Diyalektiği, 2010, Kabalcı, s. 389.

 

//

Objects in The Mirror Are Closer Than They Appear

18/10-24/11/2018

Hayy Open Space

 

As an independent initiative and art space, Hayy Open Space is opening with its first exhibition “Objects in The Mirror Are Closer Than They Appear”, curated by Monitor and in collaboration with Loading, on November 18th, 2018.

Taking contemporary art as its main focus, Hayy Open Space organizes exhibitions, performances, workshops, talks and readings concentrating on a practice of collective thinking and creating within different disciplines. Hayy’s aim is to create a space for creation, not consumption and for listening and experiencing rather than lecturing.

“The neon signs which hang over our cities and outshine the natural light of the night with their own are comets presaging the natural disaster of society, its frozen death. Yet they do not come from the sky. They are controlled from Earth. It depends upon human beings themselves whether they will extinguish these lights and awaken from a nightmare which only threatens to become actual as long as men believe in it.”*

As we can see in Benjamin’s effects on the works of Adorno, just as the aura of a work of art has been lost in the age of mechanical reproduction, humans have also lost their uniqueness on the road to becoming part of a mass society. In her work “Strike” (2010), German artist Hito Steyerl, protests television, a medium that Horkheimer and Adorno argue passes the whole world through its filter and is an important part of the culture industry. According to the Institute of Social Research in Frankfurt, television is controlled according to the mass profile that is desired by the corporations that run the world, it has created a mass society out of individuals it has standardized. The emotions and reactions that the masses feel and display, have been molded in a way that allows for complete control over them. We can look at “Strike” as not only a response to information that has been controlled and manipulated; no longer reflecting reality, the silence surrounding people who disappear in this age of visibility, to the representations of violence, victims and minorities in media, to the loss of meaning in successive content which is presented and the control over the emotions and reactions of the masses, but also as a response to eventual societal blindness and indifference.

In the 2009 work “The Recm”, Barış Eviz, an artist living in Batman, shows us a different form of protest. We are witness to the backstage of how sanctified oil is and its role in determining the future of a city through the reactions of the youth living there. A group of teenagers ranging from 14-18, protest the imperialist reality behind the media lies of how oil and its industry will bring development to Batman and how it will bring life to the educational structure, by throwing coins into an oil well situated on one of the busiest streets; making reference to the Stoning of the Devil using money; the number one symbol of Capitalism.

In the works of Adem Bulut, who lives and works in Diyarbakır, we often see criticism of the system that cannot be viewed separated from the society in which he lives. In his photo series “Keska Resulillah”, we are faced with the concept of making visible by creating a target, something we run into frequently with media. By photographing the structures marked with X’s in the Sur district of Diyarbakır, and printing them and exhibiting them in postcard dimensions, he calls for us to think about the aspects of a city that is being hidden from us rather than the usual postcard intention of highlighting the beautiful.

“Objects in The Mirror Are Closer Than They Appear”, inspired by Adorno’s masterpiece Minima Moralia, carries the hope that it can transport us to a point where we can see the world in its true color by changing our point of view even in the face of despair, by not caving in to unconditional acceptance, and the hope of us regaining the aura of uniqueness that Benjamin attests we have lost.

* Adorno – Horkheimer, Dialectic of Enlightenment, 2010, Kabalcı, s. 389.

Bağışla Beni Daha Yüksek Sesle Konuşamam ⎜Forgive me, I Can Speak No Louder

 

 

(Please scroll down for English)

BAĞIŞLA BENİ, DAHA YÜKSEK SESLE KONUŞAMAM
15-30/09/2018
Açılış: 15 Eylül, 18:00
Austro-Türk Tütün Deposu

İzmir merkezli kâr amacı gütmeyen güncel sanat platformu Monitor, yeni sezonun açılışını yapacağı ikinci sergisinde, İstanbul merkezli video sanatçısı Ali Kazma ve Slovenyalı sanatçı ikilisi Plateauresidue’yu ağırlıyor. Eski Austro-Turk Tütün Deposu’nda 15 Eylül’de açılacak sergi, 30 Eylül 2018 tarihine dek izlenebilir.

Hayatta kalma içgüdüsünün, Dünya’yı değiştirme ve ardından ona sahip olma arzusuna dönüştüğü insan, kendini ve temas ettiği her şeyi, yavaşlamadığı kadar çabuk kaybetme riskiyle karşı karşıya. Politik, ekonomik, sosyal ayrım gözetmeden dünya nüfusunun hızla azalmasına neden olabilecek gelişmeler yanı başımızda, aracımızın kontağını bir kez daha çevirmemizi bekliyor.

“İnsanların, gelişimin bir bedeli olduğunu bilmeden gezegenin mutlak hükümdarı olduğu insan kökenli çağ başlıyordu. Dünya engin ve tükenmez görünüyordu, ancak, farkında olmasak da doğal denge zaten bozulmuştu”*

Bugün 84 yaşında olan Fransız buzul bilimci Claude Lorius, iklimin nasıl evrimleştiğini tanımlamak için en eski buz ve bu buzun oluştuğu iklim sıcaklığını bulmaya karar verdiğinde 20’li yaşlarının sonundaydı. Lorius, macerayla başlayan yolculuğunda, insanın iklim değişikliğindeki rolünü ispatlayıp öngörülerinin Dünya’nın farklı bölgelerinde gerçekleşen yangınlar, şiddetli fırtına, seller, heyelan ve sıcak hava dalgalarıyla doğru çıkmasına tanık olmaya devam ediyor.

Çalışmalarının temelini, insanlığın tamahkâr ve ihmalkâr davranışları sonucu dengesi bozulan doğaya yönelik pasifliğe karşı mücadelenin oluşturduğu sanatçı ikilisi Plateauresidue’nun, Alma Mater isimli video çalışması, Slovenya’da varlığını sürdüren birkaç buz mağarasından birinde geçiyor. Çalışmanın odak noktasını, küresel ısınma sonucu hızla erimekte olan buz katmanı oluşturuyor. Ağaç dallarının arasından sızıp gelen Güneş’in aydınlattığı bu yerin önceden nasıl olabileceğini, hala ormanların varlığını gözleriyle görebilmiş nesil olarak zihnimizde tamamlayabiliyoruz. Yıkılmış ve göz ardı edilmiş doğaya, henüz unutulmadığını hatırlatmak için orada bulunan bir karakterle karşılaşıyoruz. Bu karakter, fantastik kahramanların favori rengi olan kırmızı tulumunu giyip ağır ağır buz mağarasına doğru yol alıyor. Sırtında taşıdığı, köpükten, el yapımı bir soğutucuyla, mağaradan kalabilecek son parçayı muhafaza edebilme naifliğiyle, yıkımın ve tekrar doğumun bir arada yaşadığı ormanda ilerleyerek. Toprak zeminde yer yer görünen buz parçaları, geçmişteki ormanların şu an yerleşim yeri olup, kalan birkaç ağacı görünce orada ağaç olmasına şaşırdığımız anları hatırlatıyor. Mağaranın girişinde, kayaların üzerinde ince bir tabaka halinde görünen buz katmanı, ilerledikçe üzerimizde ihtişamlı olduğu kadar buruk bir his bırakıyor. Sarkıtların ucundan saniyede birkaç defa damlayan sular, dönüşümün hızı hakkında düşünmemize olanak sağlıyor. Hemen orada düşen bir sarkıttan yapılan buzdan mercek, ardından baktığımız oluyor ve yok olanın penceresinden yok oluşu izliyoruz. Merceğin eriyiş hızının sürüklediği kaygı, bundan sonra hep yanı başımızda kalacakmış hissi veriyor. Soğutucunun kapağının altından, kurtarılan son buz parçası için küçük bir dünya aralanıyor.

Atina’nın Mati kasabasında çıkan yangında Angelopoulos’un yok olan arşivi gibi, yeryüzünün hikayesinin gizli olduğu buzulların erimesiyle geçmiş silinirken, gelecek için umutlu olmak imkansız hale geliyor. Döngüsel varoluşa darbe vuran hatalarımızın bedelini ödediğimiz bu sonbahar ardından gelecek kış, bize neyi getirecek?

Ali Kazma’nın 2013 yılında, ilk kez Venedik Bienali 55. Uluslararası Sanat Sergisi’nin Türkiye Pavyonu’nda gösterilen video serisi Rezistans’a 2015’te eklediği çalışması Kasa’da, olası bir nükleer saldırı, deprem ve küresel ısınma sonucu suların yükselmesi durumunda, bitki genetik çeşitliliğini bir sonraki nesle aktarmak üzere tüm felaketlere dirençli şekilde tasarlanan bir depoyu izliyoruz. Adaların varoluşundaki yalnızlık, onları korunaklı bir yer haline getirebilir mi? Büyük kara parçası hastalıklı hale geldiğinde, uzak tutulması değil, bu kez korunması gerekenler, bir adada tecritte tutulabilir mi? İnsan eliyle yapılabilecek kıyımdan, insanın hayatta kalabilmesi için gerekli olanı korumak için artık yeterince emareye sahip miyiz?
Bu seferki korunak, Alma Mater’dakinden oldukça büyük. Norveç ve Kuzey Kutbu arasındaki Svalbard Adası’nda buzullar henüz tamamen kaybolmamış, Güneş hala tepede ve kar yağıyor. Başta duyduğumuz kuş veya başka bir kutup canlısının sesine rüzgârın uğultusu eşlik ediyor. Keskin sakinliğin ardından mekânın içindeyiz, en son ne zaman orada olduklarını bilemesek de insan aktivitesine ait izler mekânda duruyor. Sessizlik mekanik sesle bozulurken, uzun ve soğuk koridorların ardından deponun bulunduğu yere ulaşıyoruz. Bu, yaşam belirtisinin neredeyse olmadığı görüntü, içinde tüm dünyayı renklendirebilecek milyonlarca tohum barındırıyor. Birbirinin aynı kutularda sınıflandırılmış dünyanın farklı bölgelerinden gelen tohumlar, belki birgün tekrar toprağa dönmek üzere nadasın sona ermesini bekliyor. Kaybetmek üzere olma, koruma içgüdüsünü uyaran faktörler arasında en önemli güç olabilir mi?

Goethe-Institut, Hollanda Büyükelçiliği, İstanbul İsveç Başkonsolosluğu ve Fransız Kültür Merkezi’nin öncülüğünde başlatılıp, İstanbul Kültür Sanat Vakfı (İKSV) ve Anadolu Kültür’ün işbirliğiyle gerçekleştirilen “Kültür için Alan” tarafından desteklenen Monitor’ün, “Bağışla beni, daha yüksek sesle konuşamam” isimli sergisi, 30 Eylül 2018 Pazar gününe dek Eski Austro-Turk Tütün Deposu’nda ziyaret edilebilir.

*Jacquet Luc (Yön.), Buz ve Gökyüzü (La Glace et le Ciel), ESKWAD, Wild-Touch, Pathé, Kering, CNRS Images, Fransa, 2015

—–

FORGIVE ME, I CAN SPEAK NO LOUDER
15-30/09/2018
Opening: September 15, 6:00 PM
Austro-Turk Tobacco Depot

Izmir-based non-profit contemporary art platform Monitor, will be hosting Istanbul-based video artist Ali Kazma and Slovenian art-duo Plateauresidue in its second exhibition, that will also mark the season opening. The exhibition can be seen at the Old Austro-Turk Tobacco Depot between 15-30 September.

While humanity’s survival instincts manifest themselves in a desire to change the world or even own it altogether, it faces the risk of losing itself and everything it interacts with on a very short timescale. Whether political, economic, or social in nature, the incidents that do great damage to humanity and reduce its numbers are at our doorstep, waiting for us to make a move.

“An anthropogenic age has begun, in which humans were the monarchs of the planet, blind to the price of evolution. The world seemed boundless and inexhaustible, yet although we were oblivious to it, the balance of nature was already disrupted”*

French glacialist Claude Lorius (84) was in his late 20’s when he had made up his mind to find the oldest ice and the climatic temperature in which this ice came into existence, in order to identify how climate evolved. In this adventurous journey, Lorius continues to prove human’s role in climate change, witnessing various fires, severe storms, floods, landslides and heat waves in different regions of the world proving his estimations to be true.

Alma Mater video work of the art-duo Plateauresidue, whose works are based on the struggle against passivity towards nature unbalanced due to the avaricious and negligent acts of humans, takes place in one of the few ice caves of Slovenia. The focus of the work is the ice stratum that is melting rapidly due to global warming. As members of the generation that witnessed the presence of forests with their own eyes, we are able to picture how this place, now filled with Sun rays penetrating their way through branches once was like. We then meet a character who is there to remind the ruined and ruled out nature that it is not forgotten, yet. This character, puts his red overalls on, the favorite color of super-heroes, and makes for the ice cave slowly. By making his way through the forest, where destruction and re-birth go hand in hand, with a naive sense that he could
preserve the last piece from the cave with the foam, hand-made cooler that he carries on his back. The ice particles seen on the dirt surface from time to time, reminds us of the moments when we see a few trees among residential areas and are shocked to realise that our settlements too were once forests. The thin ice layer on the rocks at the entrance of the cave, leaves us with a majestic, yet wry sense, as we continue our way into the cave. The water dripping from the stalactites several times a second, enables us to think the pace of the alternation. Right at that moment, a stalactite turned ice lens becomes a medium that we look through and we begin to see the extinction, through the window of the extinct. The anxiety caused by the melting pace of the lens feels like is always there to stay. A little world is open half-way for the piece of ice saved under the tap of the freezer.

It becomes impossible to be hopeful for future while the past is wiped away with the glacier, hiding the story of the earth, is melting away just like Angelopoulos’ archive that burnt down in the fire that broke out in Mati, Athens. What are we to expect from this winter that will come after an autumn during which we paid the price of our mistakes that destroyed the cyclic existence?

Ali Kazma’s work Safe, added by the artist to the video serial Resistance that was first shown at Turkey Pavilion of 55th Venice Biennale International Art Exhibition in 2013, shows us a depot designed resistant to multiple kinds of natural disaster in order to pass vegetal diversity to next generation against the possibility of rising water as a result of a possible nuclear attack, earthquake and global warming. Can the lonely existence of islands turn them into a safeguarded place? When the mainland becomes open to disease, could the ones who should be protected, instead of being kept off be kept in isolation on an island? Do we have enough indications to protect the necessities for humans to survive from any artifactual slaughter?

This time the shelter is much bigger than the one in Alma Mater. The glaciers in Svalbard Island, between Norway and North-Pole have not disappeared yet, the Sun is still up and it is snowing. The sound of the bird or some other pole creature we hear at the beginning is accompanied by the howl of the wind. After a sharp tranquility, we are inside the space and though we do not know when they were last present there, signs of human activity are in the same space. While the silence is interrupted by the mechanic sound, we reach the depot after long and cold corridors. This image, without a spark of life holds millions of seeds that could color the whole world. The seeds that come from different regions of the world, classified in exactly the same boxes, are waiting for the end of the fallowing, hopefully to return to the soil some day. Could the probability of loss be the greatest factor that stimulates the instinct to survive?

Monitor’s “Forgive me I can speak no louder” exhibition, supported by “Spaces of Culture”, an initiation by Goethe-Institut, the Embassy of the Netherlands, the Consulate General of Sweden in Istanbul, and the Institut Francais de Turquie in cooperation with Anadolu Kültür and Istanbul Foundation for Culture and Arts (IKSV) can be visited until 30th September, 2018 Sunday at the Old Austro-Turk Tobacco Depot.

* Jacquet Luc (Dir.), Ice and the Sky (La Glace et le Ciel), ESKWAD, Wild-Touch, Pathé, Kering, CNRS Images, France, 2015.

 

Başka Bir Sema Var ⎜There is Another Sky

 

“Bu gümbürtüden, arkamızdan gelecek hayat oluşuyordu şu anda ve arkamızdan gelen bu hayat bizi yavaş yavaş yok edecekti, tıpkı bizim, bizden çok önce var olanı yavaş yavaş yok ettiğimiz gibi.”*

Birleşmiş Milletler Mülteci Örgütü’nün web sitesinde yer alan bir haberde, yolculuk hikâyesinden bahsedilen 35 yaşında ve bir anne olan Libya vatandaşı Nisseren, ülkesindeki savaş sonucunda 2011’de Libya’dan Suriye’ye kaçıp kendini yeni çatışmalar içinde bulunca, Dera, Ürdün, Mısır ve Libya’da yaşamını sürdürme şansı aradı. Son olarak, yaşamının kendisini takip etmeyeceği umuduyla, her şeyin daha iyi olacağını düşündüğü Avrupa’ya ulaştı.

İzmir’de güncel sanatın izini alternatif alanlarda görsel sanat etkinlikleriyle sürecek ve sanat severlere sunacak olan Monitor ilk sergisinde, “hayatta kalmak için kaçtığınız yer, yakın gelecekte kaçacağınız yere dönüşseydi ne yapardınız?” sorusu üzerinden, güvenli addettiğimiz topraklar ve onlara giden rotadaki yolculuklara odaklanıyor. Ege ve Akdeniz’deki mülteci ve göçmen hikâyelerini konu edinen serginin sanatçıları, dünyanın pek çok yerinde gerçekleştirilen sergilerde yer alan, güncel sanatın önemli isimlerinden Halil Altındere ve Nikolaj Bendix Skyum Larsen.

Halil Altındere, ilk kez 2016 yılında, Berlin Bienali’nde gösterilen videosu “Homeland”de, Berlin’de yaşayan  Suriyeli müzisyen Muhammed Abu Hajar’ın hikâyesi üzerinden Suriye’den Avrupa’ya ulaşmaya çalışan tüm mültecilerin yaşamından anları ve mücadelelerini, kimi zaman kurgusal kimi zaman gerçek görüntülerle sunuyor. Savaşın darmadağın ettiği Suriye’de başlayan, Ege sahilleri ve İstanbul Yerebatan Sarnıcı’ndan geçip, Macaristan üzerinden Berlin Hauptbahnhof’a ve bugünlerde çok sayıda mülteciye ev sahipliği yapan Berlin Tempelhof Havaalanı’na uzanan video, Türkiye ve tüm dünyayı yeniden şekillendiren bir krizi, gerçek hayattan sahnelerle, kurguyu gerçekle harmanlayarak aktarıyor.

Giderek karmaşıklaşan dünyada göç meselesini odağına alan Nikolaj Larsen’in 2017’de ürettiği ve 2033 yılında geçen “Quicksand” isimli çalışmasında, Jason isimli karakterin Akdeniz’deki yaşam mücadelesine tanık oluyoruz. Jason’ın bakış açısından izlediğimiz video, üretim endüstrisinin bittiği, iş güvenliğinin tarihe karıştığı, kötü çalışma koşullarındaki işler için insanların birbiriyle yarıştığı bir Avrupa’da geçiyor. Mali çöküş, birbiri ardına kapanan hastaneler ve devlet okulları, nadiren çalışan trenler gibi olguların artık hayatın olağan parçasına dönüştüğü ve aşırı sağın giderek söz sahibi olup insanların düş kırıklığından faydalanarak onları göçmenlere karşı kışkırttığı Avrupa’da sınırlar kapatılmıştır. İnsanlar Avrupa’dan ayrılma umuduyla başka bir yerde yeni bir yaşama başlamak için insan kaçakçılarına başvurmaktadır ve bir eş ve baba olan Jason da giderek artan bu toplu göçe katılmaya karar verir. Jason’ın yolculuğu teknenin alabora olmasıyla son bulur ve onunla birlikte birçok göçmenin açık denizde hayatta kalma mücadelesi başlar. Jason suyun içinde batmamaya çalışırken yaşamı gözlerinin önünden geçmeye başlar. Thomas Browne’ın var olan her şeyde bulunduğunu iddia ettiği, sürekli tekrarlanan ağ dokusu, Nisseren’in yaşamında olduğu gibi, iki farklı karakter üzerinden, farklı zamanlarda, aynı denizde geçen ve ortak bir gökyüzüne ulaşılmaya çalışılan yolculuklarda da kendini gösterir. Bu bağlamda, Larsen’in “Quicksand”inde Berlin’den geldiğini söyleyen Sayid’in, Altındere’nin “Homeland” videosunda gördüğümüz Berlin’e ulaşan mültecilerden biri olabileceğini düşünmek yanlış olmayacaktır.

 

9 Mayıs’ta Kültürpark Sanat Atölyeleri binasında açılacak olan “Başka bir sema var” isimli sergi, 28 Mayıs’a dek görülebilir.

 

*W.G. Sebald, Vertigo, çev. H. Demirel, İstanbul 2015, s. 65

The Monitor which is a non-profit video and film screening organization based in İzmir opens its first exhibition entitled “There is Another Sky” on May 9 with the participation of Halil Altındere and Nikolaj Bendix Skyum Larsen. Without a stable space, Monitor aims to organize contemporary art oriented screenings in cooperation with present art spaces and alternative exhibition areas. Exhibiton can be visited in art studios in Kültürpark until May 28.
“For sometime now I have been convinced that it is out of this din that the life is being born which will come after us and will spell our gradual destruction, just as we have been gradually destroying what was there long before us. ”*
In a report on the website of the UN Refugee Agency, a 35-years-old mother and Libyan citizen Nisseren’s journey story was mentioned. She fled to Syria because of the war in her country but upon confronting the same catastrophy in there, she sought a chance to survive in Daraa, Jordan, Egypt and Libya. Finally, hoping her life would not follow her, she arrived in Europe in which she had thought everything would be better.
Monitor, which traces contemporary art in İzmir with visual art events in alternative areas and presents to art-lovers, at its first exhibition, focusing on lands that we assume safe and journeys on the route to them by way of asking that “what would you do if the place where you ran to survive turns into one where you ran from in the near future?” Halil Altındere and Nikolaj Bendix Skyum Larsen, two of the most significant figures of contemporary art and are involved in many exhibitions around the world, are participant artists of the exhibition pointing out refugee and immigrant stories in Aegea and Mediterranea.
Halil Altındere, in his video, “Homeland”, first shown at the Berlin Biennale in 2016, presents moments and strivings from the life of all refugees trying to arrive in Europe from Syria with images sometimes fictional and sometimes real through the story of Muhammed Abu Hajar, a Syrian musician living in Berlin. The video begins in Syria that has been devastated by the war, passes through Aegean costs and İstanbul Basilica Cistern, then via Hungary reaches to the Berlin Hauptbahnhof and the Berlin Tempelhof Airport hosting many refugees nowadays and so it conveys a crisis that reshapes Turkey and the entire world with scenes from real life by combining fiction with reality.
Nikolaj Bendix Skyum Larsen’s video work “Quicksand” (2017) is set in 2033. We witness a fragmented story from the point of view of Jason, a man fighting for his life in the Mediterranean Sea. The work amplifies tendencies within present-day EU. The manufacturing industry is long gone. Job security is a thing of the past and people are competing for work that is poorly paid and on a casual basis. The economy has imploded, hospitals and state schools are closing, trains rarely run. Politically, the far right has become increasingly influential, taking advantage of people’s frustrations to stoke resentment against immigrants. Throughout Europe, borders have been closed.
It is against this backdrop that Jason, a husband and father has decided to join the ever-increasing exodus. People are employing smugglers to help them leave Europe in the hope of starting a new life ‘somewhere else’. Jason’s journey ends when the boat he is in capsizes and he and many other would-be migrants are struggling to survive in the open sea. As Jason struggles in the water, his past comes to him in flashes; his life and journey revisited in fragments. Quicksand was made in collaboration with composer/sounddesigner Mikkel H. Eriksen and writer/artist Duncan Pickstock.

The “Quincunx Pattern” claimed to be present in every existent thing and continuously repeated by Thomas Browne, also manifests itself on journeys which occur in the same sea and attempt to reach a common sky by two different characters at different times, as like as in Nisseren’s life. In this context, it would not be wrong to think that Sayid, who said that he came from Berlin in Larsen’s “Quicksand”, could be one of the refugees arriving in Berlin we saw in Altındere’s “Homeland” video.
The exhibition called “There is another Sky” is opened in Art Studios in Kültürpark on May 9 and can be visited until May of 28.
During the exhibition, a series of conferences on migration and refugees routes will be conducted. One of these conferences will take place between the exhibition artist Halil Altındere and academician artist Borga Kantürk.

 

 

Installation Views